okulsuzluk- 12. bölüm: ya sonrası?

her ne kadar bu bölümü yazmak, benim için diğer bölümlere göre çok daha zor olsa da, bu yazı dizisinin içinde bu başlığın olması gerektiğine inanıyorum. biliyorum ki, okulsuzlukla ilgili endişelerin en büyük sebebi, biraz da bu sorunun cevabının belirsizliğinden kaynaklanıyor.

sonra ne olacak?… çocuklarımızı sistemin dışında bırakarak onların geleceğine istemeden de olsa ipotek mi koymuş olacağız? çocuklarımız meslek sahibi olabilecekler mi?…ekonomik özgürlüklerini nasıl kazanacaklar?… gibi sorular, sadece, okulsuzluğu bir seçenek olarak değerlendiren ailelerin değil, okulsuzluğa gönül vermiş ve bu konuda bir ilerleme göstermiş ebeveynlerin de cevap vermekte zorlandıkları soruların başında geliyor.

öncelikle şunu yinelemekte fayda görüyorum; biz, aile olarak, yaşantımızı şekillendiren adımları atarken, “yarın” ı kontrol edebilme gücümüz olmadığını da varsayıyoruz. kararlarımızı verirken bu yaşam felsefesi bize kılavuzluk ediyor. çocuklarımızın gelecek yaşantılarını, ince ayrıntılarla planlamanın da ebeveyn olarak bizim görevimiz olduğunu düşünmüyoruz. bugüne kadar, elimizden geldiği kadar, “şimdi” ye yatırım yapmak için çabaladık. bunu yaparken, çocuklarımızın akademik gelişimlerini maksimum seviyeye çıkarma gayretiyle değil; aile bağlarımızı güçlendirmek, çocuklarımızın duygusal gelişim dönemlerinde yanlarında olmak, ve onların ilgi duydukları konularda ilerlemelerine destek verebilmek amacıyla yaptık. bundan fazlası bizim de elimizden gelmiyor ve ileride de gelemeyecek.

diğer taraftan, çocuklarımızın belli bir yaştan sonra meslek edinme konusunda seçeneklerinin olabilmesi, yani bir lise diploması alabilmeleri için destek olmamız gerekiyor. şu anda yaşadığımız eyaletin kanunlarına göre, ev eğitimi yapan aileler, çocuklarının transkriptlerini hazırlayıp, resmi lise diploması verme hakkına sahipler. ikinci bir seçenek olarak; çocuklarımız, bölgemizdeki liseye son sınıfta kayıt olup, sene sonunda mezun olarak diploma alabilirler. amerika da evde eğitim yasal olduğu için, diploma almak herhangi bir sorun teşkil etmiyor.

fakat bizim için bu iki seçeneğin de mümkün olmama ihtimali var. hem bülent, hem de ben, 16 senenin sonunda, bütün geleceğimizi bu ülkeye endekslemeye hazır olmadığımızı düşünüyoruz. önümüzdeki 1-2 sene içinde Türkiye ye taşınma planlarımız var. böyle bir durumda, ister istemez yeni seçenekler de üretmek durumunda kalacağız. bu belirsizliklerin üzerine konuşmak elbette çok mantıklı değil. fakat benzer durumdaki ailelere yol gösterebilir umuduyla, bu konudaki düşüncelerimizi (lise diplomasi alabilmek için) şöyle özetleyebilirim.

ilk olarak; açık ortaokul ve açık liseyi bitirmek her zaman mümkün olabilir (okuduklarımdan anladığım kadarıyla, açık ortaokula kayıt için, halk eğitimden alınacak ikinci kademe okur yazarlık belgesi isteniyor. açık ortaokul ise, toplam 1 senede bitirilebiliyor. bir senede üç sınav dönemi varmış ve her sınav döneminde bir üst sınıfa geçilebiliyormuş. açık lise hakkında ise pek bir bilgim yok ama belki sınavlar normal liseye göre daha az yorucu olabilir). fakat bu seçeneklerin, “bizim ailemiz” için en ideal çözüm olabileceği konusunda tereddütlerimiz var. çocuklarımızın akademik İngilizce den akademik Türkçe ye adaptasyonları, en az 2-3 sene alabilir. üstelik açık liseye devam etmek, okulsuzluktan tamamen uzaklaşmak anlamına da gelecektir.

ikinci bir seçenek olarak; çocuklarımızı, yurtdışında (türkiye de lise denkliği olan) online bir programa kayıt ettirip, lise diplomalarını bu program aracılığıyla almalarını destekleyebiliriz. eğer denkliği sağlayabilirsek, bu, belki de izleyebileceğimiz en mantıklı yol gibi geliyor. fakat, bu durumda da yine, alternatif eğitim üzerine uzmanlaşmış, daha esnek bir program bulmamız gerekecektir. (ben oak meadow waldorf lisesini (online) araştırıyorum, ama denklik konusunu henüz bilmiyorum)

son seçeneğimiz ise; çocuklarımızın lise “son” sınıfı yurtdışında bitirmeleri olabilir. fakat bu seçenek bizi, hem maddi hem de manevi açıdan oldukça zorlayacaktır. yine de lise son sınıfa kadar okulsuzluğa devam edebileceksek bizim için zor da olsa bir çıkış yolu olarak denenebilir. fakat türkiye de ev eğitimi henüz resmi olmadığı için; liseye kayıt sırasında, aradaki boşluğu nasıl dolduracağımız, eğer talep edilirse transkriptleri nasıl bulacağımız da belirsizlikler arasında. bu durumda, formal bir ev eğitimine devam ettiğimizi göstermenin yollarını bulmak zorunda kalabiliriz.

görünen o ki, ilk aşama olan “lise diploması” alabilmek için bile aşılması gereken bir çok zorluklar var, ama seçeneklerimiz de yok değil. açıkçası her ailenin kendi şartlarına göre alternatifleri araştırırak, türkiye deki eğitim kanunlarını iyi çalışarak, mutlaka bir çıkış yolu bulabileceğini düşünüyorum.

peki sonrasında üniversite eğitimi nasıl olacak?

hepimiz biliyoruz ki, bundan 20-30 sene önce, üniversite mezunu olmak bir çok genç için bir ayrıcalıktı. fakat günümüz koşullarında üniversite eğitimi, gençleri çoğu zaman bir kağıt parçasına endeksleyip, iş ve meslek sahibi olma konusunda, hayali bir tatmin duygusu sağlamaktan öteye geçemiyor. çoğu genç, mezuniyetten sonra yıllarca iş bulamama yada bulduğu işte de mutlu olamama gibi sorunlar yaşıyor. üstelik üniversitelerde verilen eğitimin kalitesi, tartışmaya oldukça açık bir konu. dünyanın bir çok yerinde üniversitelerin, yani dört yıllık fakültelerle sürekli mezun üreten fabrikaların, araştıran, sorgulayan, yeni bilgi ve bakış açıları geliştirebilen gençler yetiştirmesi çoğu zaman mümkün olmuyor.

doktora eğitimim sırasında, yaklaşık 6 sene boyunca, amerika daki iyi devlet üniversitelerinden birinde araştırma görevlisi olarak çalışmış ve araştırmalarım sırasında farklı bölümlerde derslere girerek, üniversite öğrencilerini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştum. bu gözlemlerin sonucuna dayanarak şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; amerika ‘da üniversite eğitimi, yine bir “sürü” eğitiminden farksız. öğrenciler büyük amfilerin içinde, çoğu zaman ellerinde cep telefonuyla oyalanarak veya uyuklayarak dersi geçiriyorlar, çok az bir kısmı ise ön sıralarda oturarak not almaya çalışıyor. yine sınavlar, ve testlerle, sistem aynı şekilde devam ediyor. bu yüzden, türkiye’de ki herhangi bir işletme fakültesinin amfisine oturup, sadece profesörü dinleyip not alan bir öğrencinin aldığı eğitim ile, amerika da prestijli bir üniversitenin amfisinde oturup yine aynı yöntemle ders dinleyen bir öğrencinin aldığı eğitim arasında pek bir fark olacağını zannetmiyorum. maalesef dünyanın bir çok ülkesinde üniversite eğitimi, bilgiyi tek yönlü olarak büyük topluluklara aktarmak ve bu tarz bir eğitim üzerinden mezun vermek üzerine kurulduğu için, benim üniversite eğitiminden beklentilerim de oldukça düşük.

kendi üniversite eğitimimdeki deneyimlerim de, yukarıda anlattıklarımdan pek farklı değildi. derslere girmemin tek amacı, profesörün dağıttığı çalışma kağıtlarını almak ve tahtaya yazılanları defterime kopyalamaktı. içe dönük bir kişiliğim olduğu için, kalabalık bir ortamda derse konstantre olup dersi derste öğrenemiyordum. daha sonra evde oturup konuyu tek başıma anlamaya çalışıyor ve sınavlarımda da çoğu zaman başarılı oluyordum. hatta dört seneyi, bu şekilde çalışarak, bölümümden dereceyle mezun olarak bitirdim. fakat, şimdi geriye dönüp baktığım zaman o dört senenin bana ne kattığı konusunda, elimdeki diplomam dışında, somut bir kanıtım yok. elbette sahip olduğum diplomanın bana verdiği ayrıcalığı tartışmak yersiz olur. yine de, bir gencin hayatının dört senesini, bir kağıt parçasının ona vereceği güven duygusuna ve ayrıcalığına sahip olmak için harcaması; ve ebeveynlerin de çocuklarının hayatını bu kağıda endeksleyerek ilkokuldan başlayarak en iyi eğitimin (!) peşinden koşması, bana pek de mantıklı gelmiyor.

üstelik, lise eğitimi biter bitmez, üniversite eğitiminin hemen başlaması, çocuğumuzun sene kaybetmemesi vs. gibi daha absürd ve kalıplaşmış düşüncelerimiz de bu çarpık düzene eşlik ediyor. çoğumuz, hayatın tek amacını, lineer bir şekilde sürekli yükselerek bir sonraki adıma kavuşmaktan ibaret görüyoruz ve çocuklarımıza yine erken yaşlardan itibaren aşıladığımız duygu da bu oluyor: liseyi bitireceksin, üniversiteyi bitireceksin, belki (hatta mutlaka) yüksek lisans yapacaksın, ve meslek sahibi olup para kazanacaksın… ama gerçekler ve gerçek hayatlar böyle akıcı bir şekilde devam etmiyor. çoğu genç üniversiteden mezun olduğu zaman, sudan çıkmış balığa dönüyor. daha hayatın ne olduğunu bilmeden, hayat için savaşmaya başlıyor ve belki savaşamadan bunalıma giriyor. halbuki hayat, karşımıza çıkan adımları tek tek tamamlayarak bir hedefe varacağımız, ve sonunda “hep” veya “her koşulda” mutlu olacağımız bir mantıklar dizisinden ibaret değil. hayat karmaşık, hayat düzensiz, hayat belirsiz, hayat kesin değil… buna karşılık, içinde bulunduğumuz sistem, çocuklarımıza, “doğru” adımları takip ettikleri müddetçe herşeyin mükemmel olacağı gibi yanlış bir mesajı, sürekli bizleri uyuşturarak aşılıyor.

açıkçası, çocuklarımız için hep güzeli ve iyiyi hayal eden ebeveynler olarak, onların hayatlarını bu yanlış algı üzerine kurmalarını istemiyoruz. gerçek hayatı tanımak için çok küçük yaşlardan itibaren onlara fırsatlar verebilmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. bu noktada; üniversite zorunlu değil, çocuklarımız için sadece bir seçenek olabilmeli; çünkü hayatı tanımak, üniversite eğitimi balonunun içinde pek mümkün olamayacaktır; ve çocuklarımızın bunun farkında olmaları için de bir ebeveyn olarak çaba göstermek zorunda olduğumuzu hissediyorum.

günümüzde, modern teknoloji sayesinde, her an, her bilgiye ulaşabilmek mümkün. o halde bir üniversite ders kitabı üzerinden, bilginin öğrenilmesini veya ezberlenmesini tekrar tekrar sorgulamak da zorundayız. mesela çocuklarımın bir zanaat öğrenmesini ve bu işi yapabilen ender kişilerden biri olmasını; onbinlerce iktisat (veya mühendislik fakültesi veya herhangi bir fakülte…) mezunundan biri olup, bir banka memuriyeti işi için savaşmasından (ve akabinde sürekli yükselmek için çalışmasından) çok daha değerli ve anlamlı buluyorum.

belki de, bu noktada en çok ihtiyacımız olan, bize sürekli empose edilen “mükemmel hayat”ın anlamını ve bunun gerçekliğini sorgulamak olabilir. az önce de bahsettiğim gibi, çocuklarımızın hayatını , mükemmel bir eğitim almak, mükemmel bir mesleğe, işe ve kazanca sahip olmak gibi yanılgıların üzerine inşa ederken veya etmeleri için onları motive ederken, defalarca düşünmemiz gerekiyor.

elbette, biz de, zaman ilerledikçe, çocuklarımızla bu düşüncelerimizi paylaşmayı ve üniversite alternatifleri üzerine sohbetler etmeyi düşünüyoruz. fakat “şu an” için, olasılıklar üzerine hazırlanmak yerine, bugüne yatırım yapmamızın yeterli olacağını ve okulsuzluğu benimsemiş çocukların kendi hayatlarının sorumluluğunu alacağına inanıyorum.

yine bu konuda, bu sene başında okuduğum bir kitap beni hem motive etti hem de konuya değişik perspektiflerden bakış açısı geliştirmemi sağladı. kitabın ingilizce ismi (türkçe çevirisi olduğunu zannetmiyorum)Better Than College: How to Build a Successful Life Without a Four Year Değree (by Blake Boles). kitap, dört senelik üniversite eğitimini tercih etmeyerek veya yarıda bırakarak hayatlarının akışını çok daha pozitif yönde değiştirebilen gençlerin ve ünlülerin hikayelerinden kesitler sunuyor ve gençlerin üniversite eğitimi olmadan kendi hayatlarını kazanabilmeleri için stratejiler veriyor. ileride, çocuklarımızın, bu ve benzeri kitapları okuyarak farklı perspektifler kazanmaları ve üniversite dışında çeşitli seçenekleri de değerlendirebilmeleri için destekleyeceğiz.

elbette, madalyonun bir de diğer yüzü var. çocuklarımızın üniversite eğitimini tercih etmeleri ve özellikle mühendislik, matematik veya fen bilimleri gibi alanlarda kendilerini geliştirmek istemeleri de olasılıklar dahilinde. bu durumda da çocuklarımızın üniversite eğitimlerine devam edebilmelerinin bizim değil, sadece kendi gayretleriyle olabileceğine inanıyorum. böyle bir durumda büyük bir ihtimalle lise öğrenimleri sırasında dışarıdan ders desteği almaları gerekecektir (ingilizce veya türkçe). eşim mühendis, bende matematikçi olduğum için, her ikimizde kendimizi belirli konularda çocuklarımıza destek olabilecek seviyede hissediyoruz. zaten öğrenme motivasyonu olan bir çocuğun, üniversite sınavıyla ilgili alan konularını bir iki senede toparlayabileceğini düşünüyorum. ilk ve orta öğretimini, içsel motivasyonu kırılmadan tamamlamış, ne istediğinin farkında olan bir genç, sınav teknikleri üzerine de kendini geliştirerek bu sınavlarda da mutlaka başarılı olur gibi geliyor.

bu süreçte, her gencin meslek seçimi için geniş zamana sahip olması gerekliliğine de inanıyorum. gençler, çoğu zaman, aile baskısı sebebiyle , sadece sınavı kazanıp üniversiteye girebilmeyi hedefliyorlar. halbuki bu yaşlar, ilgi alanlarımızı keşfedip bütün hayatımızı tek bir mesleğe adamak için de oldukça erken yaşlar (çoğu genç için).. yine kendimden örnek verecek olursam, bütün eğitim hayatım boyunca, matematik aşkıyla yanıp tutuşan bir öğrenciydim. benim için konuları anlamak, herkesin zayıf aldığı bir sınavdan ortalamanın çok üstünde bir not almak oldukça kolaydı. ama şimdi geriye dönüp baktığım zaman matematik bölümünde okumak, belki de yaptığım en büyük yanlışlardan biriydi. halbuki ben, matematiğin günlük hayattaki uygulamalarını seviyordum. belki, endüstri mühendisliği gibi bir mühendislik dalı bana çok daha uygun olabilirdi. daha da sonraları, 30 lu yaşlarımdan sonra, bütün ilgi alanlarım yine değişmeye başladı. bence bir çoğumuz için, tek bir mesleğe sahip olup değişmeyen, gelişmeyen bir noktada kalmak çok tehlikeli olabilir. çünkü yaşam ilerliyor, insan gelişiyor, ihtiyaçlarımız, yeteneklerimiz ve ilgi alanlarımız değişiyor. yaşadığımız çağ, kendi yeni mesleklerini de yaratıyor. okulsuzluk, bu sebeplerden de, insanın kendini, bu değişime ayak uydurabilecek fırsatlarla donatabilmesine, sürekli öğrenebilmesine ve kendi iç motivasyonunu sağlayabilmesine olanak veriyor. (aşağıdaki linkte, Peter Gray (Free to Learn in yazarı) in, okula gitmemiş yetişkinlerle yaptığı araştırmasının sonuçlarını ve bu yetişkinlerin kariyer seçimleri ile ilgili düşüncelerini okuyabilirsiniz(ingilizce).)

https://www.psychologytoday.com/blog/freedom-learn/201406/survey-grown-unschoolers-ııı-pursuing-çareers

yine çocuklarımızın üniversiteyi tercih etmesi durumunda, yurtdışında üniversite olasılıklarını da değerlendirmek seçeneklerimiz arasında.   fakat, burs alamama durumunda, yurtdışındaki üniversitelerin yıllık masrafları (yaşam giderleri de dahil olmak üzere) 15-30 bin doları bulacaktır. maalesef dört çocuk için, bu fırsatı eşit olarak sağlamak bizim aile olarak içinden çıkabileceğimiz bir durum değil. amerika da üniversite eğitimine devam eden bir çok genç de, eğitimleri sırasında bankadan eğitim kredisi alıyorlar ve daha mezun olmadan yüzbinlerce dolara varabilen bir borcun altına giriyorlar. zaten böyle bir borcun altına girilmesi, kişinin bütün geleceğini ipotek altına alması anlamına da geliyor. etrafımız, mezun olduktan senelerce sonra bile, iyi bir işte çalışmasına rağmen, eğitim kredileri yüzünden belini doğrultamamış, borç deryasında yüzen insanlarla dolu. yani okyanusun bu tarafında da her şey dört dörtlük değil maalesef.

çocuklarımız için üniversite konusunda daha avantajlı bir eğitim (yine okulsuz eğitim süreci sonucunda),   büyük devlet üniversitelerinden ziyade, küçük kolejlerden tam veya yarı-burs alabilmeleri, ve hem çalışıp hem de okuyarak okul masraflarını kazabilmeleriyle mümkün görünüyor. bildiğim ve araştırdığım kadarıyla, amerika nın en iyi üniversiteleri de dahil olmak üzere (Stanford, MİT, Harvard, vs ), bir çok üniversitenin ev eğitimi alan gençler için özel kontenjanları var. bu öğrenciler, farklı bir öğrenim sürecinden geçtikleri, ve okula giden yaşıtlarına göre, daha farklı düşünebildikleri için kabul sırasında tercih ediliyorlar. fakat çocuklarımızın yurtdışında “burs kazanarak” üniversiteye kabul alabilmeleri,   yine çok yüksek test skorları ve çok zengin bir başvuru dosyasına sahip olabilmelerinden geçiyor. bence bunları da gerçekleştirebilmek kesinlikle ebeveynlerin elinde değil, tamamen çocukların motivasyonuna bağlı.

bütün bu olasılıkları değerlendirdiğimiz zaman, bazen kendi çocuklarım için Türkiye de bir üniversite eğitimi almanın daha mantıklı olabileceğini de düşünüyorum (çocuklarımızın tercihleri üniversite eğitimi alma yönünde olursa). diğer taraftan İngilizce öğrenmeyi tercih eden ve okulsuz büyümüş bir çocuğun, Türkçe bir sınavda başarılı olması, ve üstelik öncesinde denkliği olan resmi bir lise diplomasi almış olması ne kadar mümkün olabilir, şimdiden kestiremiyorum. yine de, çocuğun veya gencin üstün gayretinin ve motivasyonun; ve ailenin desteğinin önemli olduğunu düşünüyorum.

bu bölümün başında da belirttiğim gibi, belki de işin en zor kısmı olasılıklar üzerine konuşmak. evet, okulsuz çocuklar için belirsizlikler çok fazla, fakat okula giden çocuklar için de geleceğin garanti olduğunu düşünmüyorum. bana çocuklarınız üniversiteye gitmeyecekler mi?, sınava girmeyecekler mi ? peki ne iş yapacaklar? gibi sorular yöneltildiğinde, çoğu zaman cevap verme gereği duyamıyorum, çünkü cevabı henüz bende yok (belki 5-6 sene sonra?). elbette ben de karşılık olarak şu soruyu yöneltebilirim; peki siz çocuklarınızın bunları başarabilecekleri ve sevdikleri bir işe sahip olabilecekleri garantisini nasıl veriyorsunuz? (özellikle de okula giden çocukların kendilerini keşfetme konusunda ne kadar az zamanlarının olduğunu da hesaba katarsak…). elbette bunları sorma yetkisi bende değil, olmamalı da. ama hepimiz ebeveyn olarak ezbere yol almak veya tek bir doğru yol olduğunu varsaymak yerine, elimizdekileri sorgulayabilmeli ve üzerinde derinlemesine, uzun uzun düşünüp tartışabilmeliyiz.

okullu veya okulsuz; çocuklarımıza kendi ideallerimizi empose etmeyerek, zaten en önemli adımı atmış oluyoruz. ve daha da önemlisi onların kendi potansiyellerine ulaşmaları için, yollarından çekilebilmeyi de öğrenirsek, bizim için şu anda hayal etmesi zor olan “sonra” lar da bir gün mutlaka gerçekleşecektir. evet, “sonra” yi garantilemek mümkün değil ,ama sorgulayan, düşünen, farklı perspektiflerden bakmayı öğrenmiş ve duygu dünyası gelişmiş gençlerin, kendi yollarını açabileceklerine de kalpten inanıyorum.

okulsuzluk- 11. bölüm: yasal olarak “evde eğitim”

okulsuzluk- 11. bölüm:  yasal olarak “evde eğitim”

okulsuzluğu daha iyi anlamaya çalıştığımız, çocuklarımızla birlikte bir bütünün parçası olabilmenin önemini iyice farkettiğimiz, ve bol bol seyahat ettiğimiz ilk iki yılın ardından, ağustos ayı kapımızı çalmaya başladı. almila 8 yaşına girmişti, ve artık yasal olarak evde eğitim sürecine başlamak için eğitim bölgemize başvuru yapmak zorundaydık. açıkçası bu durumdan biraz da rahatsızdım. son iki sene içinde, başımızın çaresine bakmayı öğrenmiş, okulsuzluğu hayatımızın merkezine taşıyarak, ailece hep beraber öğrenmeyi benimsemiştik.

pek istemeyerek de olsa, okulla ilk iletişimimizi gerçekleştirip, doldurmamız gereken formları eve getirdik. daha öncesinde, fırsat buldukça internet üzerinden kanunları okuyup yasal haklarımız hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmıştım. kanunları okudukça, uzayıp giden evrak işleri, gözümde büyümeye başladı. maalesef bizim yaşadığımız Pennsylvania eyaleti de dahil olmak üzere, New York, Vermont, ve Massachusetts gibi bazı kuzey batı eyaletlerinde, ev eğitimi kanunları, diğer bir çok eyaletle karşılaştırıldığında oldukça katı düzenlemeler içeriyordu. öğretilmesi gereken dersler tek tek listelenmişti ve bu derslerin evde işlendiğine dair hazırlayacağımız portfolyonun,  sertifikalı bir öğretmen tarafından değerlendirilmesi zorunluydu. diğer taraftan, bir çok eyalette, evde eğitim yapıldığına dair herhangi bir kayıt tutma zorunluluğu dahi duyulmuyordu. evde eğitiminin özel okul statütüsünde görüldüğü bazı eyaletlerde ise, müfredatın seçimi de tamamen serbest bırakılmıştı; aileler sadece uygun gördükleri konularda eğitim verebiliyorlardı.

( bu noktada, adı sık sık geçecek olan “eyalet” kelimesini kısaca açıklamakta fayda görüyorum. amerika daki eyaletleri, kendi iç yasalarını tayin eden küçük devletçikler olarak da tanımlayabiliriz. eyaletler bölgelere ayrılıyor, bölgeler de kendi içinde de irili ufaklı yüzlerce şehir barındırıyorlar. bütün bu eyaletler, aynı zamanda, amerika birleşik devletleri adıyla bildiğimiz federal devletin de yasalarına uyum sağlamak zorundalar. üst devlet, alt devletin iç yasalarına müdahale edememesine rağmen, kendi yasalarına da uyum zorunluluğu getiriyor. aslında amerika birleşik devletlerini, federal devletle uyum içinde çalışan devletlerin oluşturduğu , avrupa birliğine benzer bir yapı olarak da ifade edebiliriz . eğitim yasaları açısından biraz daha detaylandırmam gerekirse; federal devlet, eğitimde başarının ve kalitenin yükselmesi ve reformların uygulanması için stratejik çalışmalar ve araştırmalar yaparken; eyaletler ise, müfredat seçimi, öğretmen yetiştirme programları ve okulların düzenlemeleri, ve öğretim metod ve materyallerinin geliştirilmesi de dahil olmak üzere, eğitimin bütün iç işlerinde söz sahibi olma yetkilerine sahipler. bu yüzden ev egitimi yasalari da eyaletten eyalete buyuk farklılıklar gösterebiliyor.)

resmi başvuru için ilk yapmamız gereken, yasal olarak listelenen ders konuları ile ilgili eğitim amaçlarımızı yazmaktı (toplam 11 ders için; ingilizce (okuma, yazma ve dinleme), matematik, fen bilimleri, amerika ve eyalet tarihi, coğrafya, vatandaşlık eğitimi , fizyoloji ve sağlık eğitimi, müzik, resim, beden eğitimi ) . yani matematikte neler öğreneceğiz, ingilizce de nasıl bir ilerme kaydeceğiz vs gibi her dersle ilgili hedeflerimiz ayrı ayrı detaylandırılmalıydı. bunları yazmak zor değildi ama bu yazdıklarımızı yerine getirme zorunluluğu beni ürkütmüştü. belki ürkütmekden ziyade; bütün bu yasal zorunluluklar içinde çocukların kendi ilgi alanlarını keşfetmelerini kısıtlayacak formal bir ev eğitimine geçiş yapma durumunda kalmak canımızı sıkmıştı. ( ileride, sistemin nasıl işlediğini öğrendikçe  bu sistemden de çıkış yollarını bulacaktık).

derslerle ilgili eğitim hedeflerimizi/amaçlarımızı yazdıktan sonra, çocuklarımızın yasal varisi olduğumuzu, evde eğitim vermeye yetkin olduğumuzu (PA eyaletinin kanunlarına göre lise mezunu olmak), ev eğitimini İngilizce olarak yapacağımızı, son beş sene içinde herhangi bir suça karışmadığımızı ve çocuklarımızın sağlık tetkiklerini yaptırdığımızı taahhüt eden bir belgeyi de noter huzurunda imzalamamız gerekiyordu.

bütün bu işlemleri yapmak; yani eğitim hedeflerimizi yazmak ve gerekli belgeleri noter huzurunda imzalamak, ev eğitimine resmi olarak başlamamız için yeterliydi.

*************

burada yine bir virgül koyarak, ev eğitimi ve okulsuzluk arasındaki farklardan da bahsetmek istiyorum. bu iki yönelim arasında, bana göre derin epistomolojik farklılıklar var: bilgiye nasıl ulaşılacağı, veya bilginin nasıl edinileceği ile ilgili düşüncelerimiz, yani hayat felsefemiz de bu vereceğimiz kararla yakından ilgili.

geleneksel anlamda ev eğitimi (homeschooling), ev içerisinde okulun küçük bir replikasını oluşturmak demek. ev eğitiminde; eğitim hedefleri yazılır, öğrenilmesi gerektiğine inanılan bilgilerden oluşmuş bir müfredat takip edilir ve başarı değerlendirmesi yapılır. buradaki epistomolojik yönelim de şöyledir: bilgi bizim dışımızda zaten vardır. insanın amacı da bu bilgiye en doğru ve en hızlı şekilde ulaşıp kendisini geliştirmektir. bu çoğu zaman pasif bir öğrenmeyi gerektirir.

amerika da, geleneksel ev eğitimine yönelen ailelerin çoğunluğu, bunu, dini eğitimi temel almak ve çocuklarını okulun zararlı ve dine ters olan yönelimlerinden korumak için tercih ederler. diğer taraftan, alternatif eğitime (Waldorf, Montessori vs gibi) sıcak bakan, fakat özel okula yatırım yapmak istemeyen aileler de,  ilgili müfredatları satın alarak evde uygulama yolunu seçebiliyorlar.

yine amerika da, farklı içeriklerde ve farklı eğitim anlayışlarına uygun çok sayıda müfredata ulaşmak mümkün. müfredat yazımında uzmanlaşmış bir çok şirket olduğu gibi bazı aileler, müfredatlarını kendileri yazıyorlar (hatta bu müfredatları satarak geçinen aileler bile var). geleneksel yöntemlerle ev eğitimini uygulayan aileler günün belirli saatlerini çocuklarıyla 1-1 ders çalışarak geçirmek zorundalar. fakat, evde 1-1 çalışma gerçekleştiği için , okulda haftada 6 saat matematik dersi alan bir çocuk için, bu süre ev ortamında 2 veya daha az saate inebilir. yine aileler haftanın 5 günü yerine sadece 3 veya 4 gününü evde eğitim için ayırabilirler. evde eğitimi seçen aileler, çocuklarının performans değerlendirmelerini de genellikle ödev yoluyla veya devletin sunduğu farklı sınav seçenekleriyle yapabiliyorlar.

okulsuzluk (unschooling) ise, müfredat üzerinden ilerlemez; çocuğun kendi ilgi alanlarını keşfetmesini teşvik eder. ailelerin görevi de çocuğun bu keşifleri yapmasına yardım edecek ortamı hazırlamak ve çocuğun yolculuğu sırasında ihtiyacı olan bilgiyi kendi deneyimleriyle edinebilmesini kolaylaştırmaktır. okulsuzluk, çocuğun içten gelen bir öğrenme ve keşif kapasitesine sahip olduğunu ve çocuğun ev ortamında buna en doğal şekilde ulaşabileceğini varsayar. epistomolojik açıdan bakıldığında ise; herkesin edinmesi gereken bilgi, o kişinin gereksinimlerine göre farklılık gösterir. bilgiyi oluşturmak kişinin görevidir ve ona ulaşmak için tek bir yol yoktur. buna bağlı olarak edinilen bilgi de çoğu zaman subjektiftir.

John Holt “Çocuklar Nasıl Öğrenir?” kitabında şöyle der “çocukların ihtiyacı olan yeni ve daha iyi bir müfredat değildir, gerçek dünyaya daha fazla ulaşabilme fırsatıdır; kendi deneyimleri üzerine düşünebilecekleri, ve hayal güçlerini ve oyunu kullanarak bu deneyimlerini anlamlı hale getirebilecekleri bol zaman ve mekandır”.

aile olarak, bizim de,  okulsuzluğu ev eğitimine tercih etmemizde, kendi hayat felsefemizin büyük etkisi var. mesela ben, insanın var oluş amacının, insanın özünde var olan bilgeliğe (veya potansiyele (iyiye) ulaşmak) olduğunu düşünüyorum. diğer taraftan içimizdeki bilgeye ulaşmak için, tek bir doğru yolun olduğuna, veya olabileceğine de inanmıyorum. yani herkesin bilgiye ulaşımı ve o bilginin kendi iç keşifleri için önemini algılaması farklı olacaktır. şöyle de diyebiliriz; bazı insanlar hayatın gizemini sayılarla keşfeder, bazıları gökyüzüne bakarak, yani astronomy ile, bazıları da toprakla uğraşırken keşfeder. ve herkes, kendi hisleri, deneyimleri ve algısıyla edindiği bilgiyle, kendi gerçeğini oluşturur. bu yüzden edindiğimiz bilginin doğruluğu da çoğu zaman subjektif ve tartışmaya açıktır. mesela,  bir masa hepimiz için dört ayak üzerinde duran bir ahşap parçasını temsil etmez. masayı sadece yemek yemek için kullanan birine masa nedir diye sorduğumuz zaman, üzerinde yemek yenilen bir eşyadır der. başka bir kişi, masayı çalışmaları, yazışmaları, sanatı vs için kullanır, ve o kişiye masa nedir diye sorduğumuzda, karşımıza çok daha derin anlamı olan bir nesne çıkar. hatta benim hayatımı geçirdiğim yer bile diyebilir. masayı sadece yemek yemek için kullanan kişiye, aslında sen masanın potansiyelini henüz anlamadın, bak bunu da yapabilirsin dediğimiz zaman, o kişi için bu bir anlam ifade etmeyebilir, çünkü bu onun deneyimleriyle edindiği bilgiye ters düşer. burada yanlış ve doğru da yoktur. yani bilgi yanlış veya doğru da olamaz, o yüzden ölçülemez. mesela savaş sırasında mücadele etmiş bir kişinin eline bir tarih kitabı verip tarih bu derseniz, hayır bu benim bildiğim tarih değil diyebilir. çünkü tarih de aslında insan hikayeleridir, ve her hikaye kişilerin yolculuklarına bağlı olarak farklılıklar gösterir, birisi için zafer, diğeri için yıkım ve acı olabilir. veya bir yerlinin bütün hayatı boyunca yaşadığı dağları anlamlandırması;   dağları ve vadileri sadece coğrafya kitabından öğrenmiş ve deneyim etmemiş bir kişiden oldukça farklıdır. özetle herkes edindiği bilgide, geçmişini, şu anı ve geleceğini de taşır.

***********

ev eğitimine yasal olarak başlamamızla birlikte, farklı bir sürecin içine girmiştik. yine kanunlara göre, sene sonunda, her konuyla ilgili yaptığımız çalışmalardan 3-4 adet örnek sunacağımız bir portfolyo hazırlamamız gerekiyordu. daha sonra, belli bir ücret karşılığında tutacağımız bir öğretmen tarafından değerlendirme yapılacak, ve portfolyoyu (değerlendirme mektubu ile birlikte) bulunduğumuz şehrin eğitim müdürlüğüne teslim edecektik. buna ilavaten, okuduğumuz/faydalandığımız kaynakları gösteren ve senede 180 saat eğitim yaptığımızı tescil eden bir belge (eğitim logu) de hazırlamalıydık. son olarak; ilkokul döneminde, üçüncü ve beşinci sınıflarda, çocuğumuzun eğitim seviyesinin eyalet standartlarında olduğunu gösterecek bir değerlendirme sınavına tabi tutulması gerekiyordu (matematik ve ingilizce alanlarında). almila nın ev eğitimine 8 yaşında, yani resmi olarak üçüncü sınıfta başladığımız için, ilk senemizin sonunda bu sınavı da almalıydı.

bütün bu zorunluluklar, resmi ev eğitimine başladığımız ilk aylarda, bizi okulsuzluktan uzaklaştırıp,   daha müfredata dayalı bir öğrenme sürecine itmeye başladı. hatta waldorf eğitimine dayalı bir müfredat satın alıp, bunu uygulamaya çalıştığım bir zaman dilimi geçirdik. fakat okulsuz geçirdiğimiz iki senenin ardından, oturup 1-1 ders çalışmak, ne almila nın hoşuna gidiyordu, ne de ben bunu doğal karşılıyordum. zaten buna teşebbüs ettiğimiz zamalarda canımız sıkılıyor, ve bir müddet sonra da daha eğlenceli aktivitelere ve oyunlara yöneliyorduk.

ilk 1-2 aydan sonra, yasal zorunlulukların bizi kısıtlamaya başladığını farkettim. bu yasal zorunlulukları anne baba olarak yerine getirmeliydik, ama çocuğumuz bunu yerine getirmek zorunda değildi. daha önce defalarca deneyim ettiğimiz gibi, onlar her gün öğrenmeye devam ediyorlardı. mesela almila kitap okurken, bir taraftan okuduğunu anlamayı, diğer taraftan grameri, farklı cümle yapıları kurmayı, ve imla kurallarını da öğreniyordu. bunları öğrendiğini almila nın ispat etmesi gerekmiyordu. bunu uygun bir şekilde yetkililere sunmak ve ispatlamak bizim görevimizdi.

bu düşüncelerle, öğrenmeyi gösterebileceğim yollar aramaya başladım. uzun bir müddet internette portfolyo örnekleri aradım. edindiğim bilgiler bana, portfolyonun farklı şekillerde sunulabileceğini gösteriyordu. aslında kanunlar oldukça esnekti. eğitim hedeflerimizi yazmıştık, ama yıl sonunda bu hedeflerin hepsini gerçekleştirdiğimizi ispatlamamız gerekmiyordu. sadece okul yılı başından sonuna kadar, çocuğumuzun ilerleme kaydettiğini göstermeliydik. elbette formal evde eğitim yapan, her gün 1-1 ders çalışan aileler için portfolyo hazırlamak, bütün kağıtları dosyalamaktan ibaretti. bizim gibi okulsuz aileler ise, öğrenmeyi “ispatlamak” için, genelde resimli (scrapbook tarzında) portfolyo oluşturmayı tercih ediyorlardı. yaşayarak öğrenen çocuklar için, benim de sarılabileceğim tek yöntem buydu… bunu farkettikten sonra fotoğraf makinamiz da günlük yaşantımızın bir parçası haline geldi.

ilk günlerde, almila nın gün içinde yaptığı çalışmaları ve aktiviteleri gözlemleyerek, ufak notlar almaya başladım.   daha sonra yavaş yavaş, yaptığı çalışmaları, resimleri, ve yazılarını bir dosyanın içinde topladık. okuduğu kitapları tek tek not aldık. fırsat buldukça, özellikle dışarıda katıldığımız eğitim etkinlerinde, müzelerde, ve gezilerimizde sürekli fotoğraf çektik. zaman içerisinde not alma konusunda biraz tembellik etmeye başladım ama fotoğraf makinası her konuda imdadımıza yetişiyordu. bu arada almila nın okuma düzeyine ve yaşına uygun farklı konularda (coğrafya, tarih, doğa bilimleri ve hayvanlar alemi, vs. gibi) kitaplar da bulmaya ve satın almaya başladım. almila bu kitapları da severek okumaya, ve ihtiyacı oldukça referans olarak kullanmaya başladı. uzun yolculuklarımızda, çocukların eğitici dvd leri izlemelerine olanak verdik (national geography, bbc belgeselleri vs gibi).  sesli kitaplar ise, yine uzun yolculuklarımızda ve çok uzun kış aylarında kurtarıcımız oldu, hem de portfolyomuzu zenginleştirdi.

diğer önemli bir konu ise matematikdi. bugüne kadarki okulsuzluk sürecimizde, ev eğitimine kaydığımız, ve almila’yla formal ve 1-1 çalışma yapmamızı gerektiren tek konu matematik oldu. öncelikli amacımız, çocuklarımıza matematiği sevdirebilmek ve gündelik yaşamlarındaki önemini anlatabilmekti. almila’ nin, montessori döneminde, matematikle arasında maalesef bir kopukluk olmuştu. matematiğe oldukça önyargılı bakıyor ve sıkıcı buluyordu. öncelikle bunu düzeltmeliydik. fakat, neredeyse beşinci sınıfın sonuna kadar bu konuda başarılı olabildiğimizi söyleyemeyeceğim. bunda yasal olarak evde eğitim yapıyor olmamızın da etkisi oldu. nihayet beşinci sınıf sonlarına doğru; almila’dan ;” matematik aslında çok zevkliymiş, galiba ben matematiği seviyorum ve iyi yapıyorum, matematikte başarılıyım” yorumları ve bana pratik yapmam için ödev verir misin ricaları gelmeye başladı. bu yaklaşım her zaman tutarlılık göstermese de, yine de duygularının olumlu yönde gelişmesi bizi çok mutlu etti.

*********

burada yine küçük bir parentez açma gereği duyuyorum. geriye dönüp almila yla yaptığımız matematik çalışmalarına baktığım zaman, ilkokul döneminde, gerçek hayatta da uygulaması olan, bir kaç kilit konu olduğunu görüyorum. birincisi dört işlem… dört işlemde, toplama ve çıkarmanın, ve bölme ve çarpmanın birlikte ve çok uzun bir sürece yayılarak verilmesi, ve sürekli geri dönülerek pratik ettirilmesi taraftarıyım. fakat dört işlemin öncesinde, çocuğun anlaması gereken çok daha önemli bir konu olduğunu düşünüyorum; basamaklar ve basamak değerlerinin kavranması. bu konunun üzerine ne kadar çalışırsak çalışalım, bir müddet sonra çocuğun bütün işlemleri otomatik olarak yaptığını ve gerçekten basamak değerlerini önemsemediğini farkediyorum. ve bu yüzden her bulduğum firsatta bunun altını çizmeyi ihmal etmiyorum. yine ilkokulda verilmesi gereken ikinci temel konunun kesirler (ve ondalık sayılar, bunların birbirine dönüştürülmesi) olduğunu düşünüyorum. kesirler günlük hayatta, ölçüm yaparken, alışverişlerimizde, mutfakta vs gibi bir çok alanda oldukça sık kullanılıyor. zaten kesirleri ve ondalık sayıları ve bunların basamak değerlerini anlayan ve dört işlemi rahatlıkla yapabilen bir çocuk, cebire giriş öncesinde çok önemli bir yol katetmiş oluyor.

***************

böylelikle, ilk yasal evde eğitim yılımızı, okulsuzluk felsefemize fazla zarar vermeden bitirmiş olduk. ama öncesinde her haziran ayının sonunda yapılması gereken değerlendirmeleri bitirmeliydik. bu işin, bizim açımızdan en stresli yönü de bu oldu. almila nın ilk portfolyosunu hazırlarken, fotoğraflarla birlikte elimizde oldukça fazla döküman biriktiğini farkettiğimizde büyük bir rahatlama yaşadık. yine de bütün belgelerin düzenlenmesi ve sunulur hale getirilmesi için neredeyse 2-3 hafta çalıştığımızı ve oldukça bunaldığımızı hatırlıyorum. diğer taraftan, bütün bu yorucu çalışmaların, beklemediğimiz bir avantajı da oldu. portfolyo, almila ya çok güzel bir güven duygusu kazandırdı. ziyaretimize gelen bütün aile dostlarımıza ve arkadaşlarımıza, bütün sene boyunca yaptıklarını büyük bir coşkuyla anlattı. ve daha da önemlisi, bu işe biraz da şüpheyle bakan aile büyüklerimize gösterebileceğimiz, ve almila nın da ömür boyu saklayabileceği güzel bir anı defterine(kitabına) dönüştü.

almila nın yıl sonunda matematik ve ingilizce konularında alması gereken sınav süreci de korktuğumuz kadar zor olmadı. bu konuda da, bize bir seçim hakkı verilmişti. almila, eyaletin uyguladığı yıl sonu sınavlarına girebilir ya da eyaletin onayladığı özel şirketlere ait sınavlardan birini alabilirdi. biz, hem üçüncü, hem de beşinci sınıfta, toplam 100 sorudan oluşan California Başarı Test’ ini uygulamayı uygun gördük (California Achievement Test). bu testlerin öncesinde herhangi bir hazırlık çalışması yapmadık. tek sıkıntımız, test ve değerlendirme tekniklerini almila ya açıklamak oldu. bunun sadece bir formalite olduğunun da altını çize çize belirttik. bu süreç, almila ya anlamsız gelmesine rağmen, girdiği her iki sınavdan da oldukça yüksek puanlar aldı.

son aşama olarak; almila nın değerlendirmesini yapacak öğretmenle olan görüşmemiz vardı. değerlendirmeyi yapacak olan öğretmenimizin, almila nın katıldığı yazı grubunun öğretmeni olmasına karar vermiştik. öncesinde, ona okulsuzluk yaptığımızı anlatmış, ve değerlendirme yaparken bunu göz önüne alıp alamayacağını sormuştum. öğretmenimiz, kendi çocukları için de müfredata bağlı olmayan ev eğitimi yaptığı için, bu konunun problem olmayacağını söyleyerek bizi rahatlattı. zaten görüşmemiz,  oldukça sıcak bir ortamda ve sohbet havasında geçti. iki gün sonrasında da,  çok detaylı yazdığı mektubu imzalayarak bize verdi. bütün belgeleri hazırladıktan sonra okula teslim ettik. ve yaklaşık üç hafta sonra, evimizde eyalet standartlarına uygun bir eğitim yapıldığına dair bir onay mektubu ve almila nın bir üst sınıfa geçebileceğini gösteren bir belge gönderildi.

ilk yılımızın en büyük zorluğu, bütün bilinmezlikleri aşarak, okulsuzluğun devamını sağlayabilmekti. fakat ilk seneyi atlattıktan sonra, çocuklarımızın öğrenme sürecine zarar vermeden, benzer prosedürleri yerine getirmek, bizler için çok daha kolay oldu.

önümüzdeki sene,  evde yasal eğitimin dördüncü yılına başlıyoruz. bennu nun da üçüncü sınıfa geçip, yasal sürece katılmasıyla belki yine yoğun bir yıl geçireceğiz. diğer taraftan almila, yıl içinde yaptığı çalışmalarını düzenleyerek kendi portfolyosunu neredeyse kendi hazırlar duruma geldi. hatta bennu da geçtiğimiz yıllarda süreci öğrendiği için, o da kendi çalışmalarını dosyalayabiliyor. bizler de haziran ayının son haftasında bütün dokümanları ve ilgili fotoğrafları toparlayıp, yine değerlendirmeye hazır hale getireceğiz.

aşağıdaki fotoğrafları, resmi ev eğitimi için hazırladığımız portfolyolardan derledim ( fotoğraflarda,  ortadaki klipsli dosyalar 4. sinif, aşağısındakiler 5. sınıf, üstündekiler 3.sınıf. bennu henüz resmi sürece girmediği için, bu fotoğrafların hepsi almila nın çalışmalarına ait)

HOŞGELDİNİZ

Toprak ve doğayla bütünleşmek, evde üretmek, çocuklarımızla okulsuzluğu öğrenmek ve yavaşlamak için çabalayan beş kişilik küçük bir aileyiz. Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.