kablumbağa’nın öyküsü

kablumbağa’nın öyküsü

geçtiğimiz gün gözüme çalışma masamın üzerinde bir taş ilişti. çoçukların taş koleksiyonundan bir taş olduğunu düşündüğüm için tam alıp onların arasına bırakacakken aslında taşın onlara değil bana ait olduğunu farkettim.

tam beş sene önceydi.

taşı bana doğru uzatıp, saklar mısın? demişti…
…………

eve girdim, yine yorgunum, hem de çok…almila ve bennu ya sarıldım ve kendimi günlerdir ertelediğim uykumun ağırlığıyla koltuğa bıraktım. gözlerim açık. uyumak istiyorum ama mümkün değil. kafamda işler, güçler, bitirilmesi gereken yazılar, okunması gereken makaleler… kızlar yanıma iliştiler. tekrar sarıldık, koklaştık… uykunun ağırlığından toparlanıp bu akşam yapılması gerekenleri unutmamak için çantamı boşaltıp masamın üzerine yığdım. akşam yemeğini bitirip çoçukları uykuya yatırdıktan sonra bilgisayarımın başına geçtim. kitaplar önümde yığılı ama aklım başka yerlerde. bugün derste tartıştığımız makale aklımdan çıkmıyor. yapılan bir araştırma akademik makalelerin yarısının sadece makaleyi yazan kişi, makaleyi değerlendiren hakemler ve derginin yayın yönetmeni tarafından okunduğunu iddia ediyor. dahası yayınlanan makalelerin yüzde doksanı, yani on makaleden dokuzu, başka yayınlarda referans dahi gösterilmiyormuş. aylardır, hatta bir yılı aşkın süredir kendime dahi itiraf edemediğim düşüncelerim nedense okuduğum basit, belki de sıradan sayılabilecek bir araştırmayla birden bire netleşmeye başlıyor. araştırma yapabilmenin, ve sürekli yeni bilgilerle donatılmanın verdiği keyif bir tarafa, ismimin önünde taşıyacağım bu ünvan veya statüye ulaşabilmek için kendimden ve ailemden çaldıklarım, birbirini dengelemiyor…

danışmanıma kısa bir email yazıyorum, gönder tuşuna basıyorum.

ertesi sabah ilk email danışmanımdan geliyor: bugün mutlaka odama uğra.

danışmanımla karşılıklı oturuyoruz. ben bırakmaya karar verdim, devam etmek istemiyorum, diyerek durumu özetlemeye çalışıyorum…. yanıt; çok sert. “hayır, kesinlikle olmaz. bu kadar emeği geride bırakamazsın”… gözlerimi kaçırıyorum. bir taraftan iç sesim evet, çok emek diyerek eko yapıyor… ama o sesi hemen bastırıyorum… kararlıyım, bugün bu odadan kuş gibi hafiflemiş olarak çıkacağım. her şey bitecek… “bir danışmanla görüşmeni istiyorum” diyor…. ne danışmanı?… “sana yardım edebilir. belli ki bu kararı iyi düşünmeden veriyorsun, üniversitede psikolojik danışmanlık hizmetleri veriliyor, öğrencilere ücretsiz, konuşmanı istiyorum”… psikolojik danışmanlık mı?… oturduğum yerde koltuğa iyice siniyorum. hayır, ben kararımı verdim demek istiyorum, hatta çok eminim, son bir yıldır bugün için bekliyorum…ama…ağzımdan dökülen kelimeye ben bile inanamıyorum…

olur.

küçüçük bir odada karşısında oturuyorum. sağ tarafımda büyük bir pencere olmasına rağmen odanın hep loş bir ışığı var. karşımda oturan kadın tahminen benimle yaşıt, o da bir doktora öğrencisi. kendimi çok rahat hissetmesemde yaşlarımızın yakın olması gerginliğimi azaltıyor. kısa kısa sorular soruyor, ben de uzun uzun cevaplar veriyorum. sanırım farkında olmadan her hafta buluştuğumuz o tek gün içerisinde belki de bütün hayatımı anlatıyorum, biraz ordan biraz burdan…

haftalar geçiyor. ama nafile, konuşmak, içimi dökmek hiç bir şey işe yaramıyor. ben aynı ben… bölünmüş, parçalanmış, her şeye yetişmek isterken sınıfta kalmış… ayaklarımı sürüyerek gidiyorum. evet, konuşmak rahatlatıyor, ama çözümsüz. ben zaten çözümü buldum. kendi kafamda bitirdim. seçtiğim mesleğin bana uygun olmadığının farkındayım veya kararımın doğruluğunu sorgulamıyorum…ama..ama… az gayretle, inat etmeyip, araştırmamı biraz basitleştirerek bu işi bitirebilirim. hatta kendimi odaya kapatıp yazsam altı ayda bu işi sonuçlandırırım.

sonra herkes susar. ben dahil.

güneşli bir sabah. aradan kaç hafta geçti bilmiyorum, 6,7 belki 8? yine karşılıklı oturuyoruz. “bugün değişik bir çalışma yapacağız” diyor. tamam diyorum gülümseyerek. “sana boş bir kağıt vereceğim. bu kağıda bana kim olduğunu yazarak veya resimleyerek anlatmanı istiyorum”… elime kağıdı uzatıyor. kağıda bakıyorum. uzun uzun… nasıl bir soru bu, anlamadım. ben kim miyim?… ben benim, yani benim. ben…benim… elime aldığım boş kağıda aval aval bakmaya devam ediyorum, kafamı kaldırmadan, gözümü boşluktan ayırmadan. kağıda yazacak tek bir kelime aklıma gelmiyor, tek bir kelime… … o boşluğu dolduracak kelimeler ağzımdan çıkmıyor, çıkamıyor… gözlerimin önünde birikenler hariç. ne yapsam faydası yok. kağıdın üzerine bir damla dökülüyor, sonra bir damla, ve bir damla daha… ben kendimi toparlamaya çalıştıkça, daha da artan gözyaşlarım saniyeler içinde hıçkırıklara dönüşüyor. engel olamadığım, dağ gibi büyüyen hıçkırıklar, nedensiz, anlamsız… aradan ne kadar zaman geçiyor, bilmiyorum. belki bir asır ağlıyorum. kendimi toparlayıp kafamı kaldıracak gücü kendimde bulduğumda, karşımda oturan danışmanımın panik olmuş, ne yapacağını bilemeyen gözleriyle karşılaşıyorum. kendimi toparlamaya çalışıyorum ama nafile, gözlerimi boş kağıda çevirip “bilmiyorum” demekle yetiniyorum. “ben kimim bilmiyorum”… beni sakinleştirmeye çalışan ses panik halde çıkıyor. ” tamam, evde yazmak ister misin? bu çalışmayı eve bırakalım”. gözlerimi boş kağıttan kaldırmadığımı görünce o koltukta 1 saniye daha oturmak istemediğimi farkediyor… belki o benden daha çok istemiyor. haftaya aynı gün diyoruz. ben kaçar gibi koşarak hızlı adımlarla, dişlerimi sıkarak kendimi arabaya atıyorum. artık durmanın, engellemenin anlamı yok… hıçkırıklarla direksiyonun üzerine kapanıyorum.

yine zaman kavramını kaybediyorum. ama bu defa kendimi toparlamaya çalışmıyorum, izin veriyorum… nihayet gözyaşlarım azaldığında eve geciktiğimi farkediyorum. kontağı çeviriyorum. araba hareket ediyor. sanki gözümden akıttıklarım bütün düşüncelerimi temizlemiş, sonsuz bir boşlukta hareket ediyor gibiyim. araba ilerliyor. bu arada radyonun sesini duyuyorum. güzel bir müzik var, dinliyorum. şarkının sözlerini, melodisini duyuyorum… duyuyorum… çok ilginç. halbuki radyo hep açık. ama sanki ilk defa radyo dinler gibiyim. o anda başka hiç bir şey yok, sadece radyonun sesi ve ben. aklımın kavrayamadığı bir zaman dilimi geçiriyorum. hiç bir düşüncemin olmadığı, derin bir boşlukta sesler o kadar net çıkıyor ki, şaşkınlık içindeyim. şu anda bile, gözlerimi kapadığımda, o an hafızamda hala “o an” gibi kayıtlı.

eve vardığımda çoçuklara sarılıp hemen banyoya koşuyorum. yüzümü yıkamak için musluğu açıyorum. yüzümü yıkıyorum. fakat…yine aynı his… sanki yüzümü ilk defa yıkıyor gibiyim, sanki suya ilk defa dokunuyorum, sanki her bir su damlası yüzüme ilk kez çarpıyor…bu nasıl bir şey? kalbim hızlı hızlı çarparken gözyaşlarım yine sel oluyor. ve bütün bu anlamsızlığın, ve yokluğun içinde derinden bir ses yavaş yavaş yükselerek gün yüzüne çıkıyor. “olup biten her şey bu an’ da, oluyor ve bitiyor. öncesi de sonrası da yok” diyor. birdenbire bütün yaşamın anlamını kavramış bir heyecanla kendime tekrarlıyorum.

” hüsra, sen an’ı yaşamayı kaçırıyorsun, sen her yerdesin ama hiç bir yerde yoksun, sen seni kovalıyorsun ama ona hiç yetişemiyorsun” “halbuki sen sadece şu an’dasın”.

bir sonraki görüşmemize kadar yaşadığım bu garip farkındalık ve ruh hali beni yavaş yavaş sarmalayıp ayağa kaldırıyor. sanki önüme yeni bir hayat serilmiş. sanki ilk defa nefes aldığımın farkına varıyorum. çoçuklarımın gözlerine ilk defa bakıyorum. ilk defa etrafımdaki sesleri duyuyorum. dokunduğum eşyayı ilk defa hissediyorum. yarın ne olacak diye düşünmüyorum. hayatımda ilk defa.

bu nasıl bir özgürlük?

bir hafta sonra kapıyı çalarak içeri giriyorum. gülümseyerek danışmanımın karşısına oturuyorum. üzerimdeki farklı ruh halinin hemen farkına varıyor. boş kağıdı ona geri uzatıyorum ve ağzımdan şu kelimeler dökülüveriyor. “benim kim olduğumun hiç bir önemi yok, ben sadece şu an’dayım ve şu an’da ne hissediyorsam o’yum” diyorum ve son bir hafta içinde ofisten çıktıktan sonra yaşadığım her şeyi ayrıntılarıyla anlatıyorum. ben son cümlemi bitirdiğimde danışmanım elindeki kağıtlara bakıyor ve şöyle diyor ” halbuki bugünkü görüşmemiz için çok hazırlık yapmıştım ama hiç birine gerek kalmadı”.

haftaya son bir defa daha buluşmak için sözleşiyoruz.

en son görüşmemizde danışmanım elime bir liste veriyor. listede kitap isimleri var. hemen hemen hepsi “mindful” olmak ( yani bilinçli farkındalıkla) la ilgili. aslında biraz da şaşırıyorum. yaşadığım ve bir gün hiç farkında olmadan keşfettiğim duygular üzerine insanlar kitaplar yazmışlar. kitap önerileri için teşekkür ediyorum. ofisten çıkmadan önce elime bir taş uzatıyor. taşın neye benzediğini soruyor. taşı elimde evirip çeviriyorum ama pek de bir şeye benzetemiyorum, sonra nedense ağzımdan kablumbağa kelimesi çıkıyor, kablumbağaya benziyor diyorum. danışmanım gülümsüyor. o zaman bu taş sana kablumbağa nın yavaşlığını hatırlatsın mı? bu taşı saklar mısın? bu benzetme hoşuma gidiyor. olur diyorum, ihtiyacım olduğunda bana kablumbağa gibi yavaşlamam gerektiğini hatırlatsın.

………….
aradan tam beş sene geçmiş.

elimdeki taşı tekrar evirip çeviriyorum. kablumbağaya hiç benzemiyor ki. gerçekten de benzemiyor. neden öyle dedim bilmiyorum. ama bana hatırlattıkları ve o an lar…. hala dün gibi aklımda.

taşı masamın kenarına bırakıyorum. ve kendime her gün olduğu gibi yine hatırlatıyorum:

yavaşla. dün bitti. yarın yok.

sadece şu an var. ve ona eşlik eden bir nefes.

hepsi bu.

23 Responses to kablumbağa’nın öyküsü

  1. Merhabalar,
    Yazınızı okurken o beyaz kağıt elinize geldiği ve siz ne yazabilirim ki ben diye düşünürken, göz yaşlarım dökülüverdi..ve sonra siz de ağladınız..

    Gündelik hayat sorumluluklarınızla ilgili ortak noktalarımız nerede ise aynı.. Aylardır arıyorum ancak okulsuz eğitim ile ilgili fikrilerinize rastlayamadım.. Lütfen biraz daha anlatır mısınız..

    • sevgili Betul, cok tesekkur ederim paylasiminiz icin. okulsuzluk benim icin iki uc satira sigdirabilecegim bir konu olmadigi icin belki de bilincaltim daha detayli yazabilecegim ileri bir tarihe erteliyor. diger taraftan okulsuzlukla ilgili dusuncelerim her sene biraz daha radikallesiyor, fikirlerim degisiyor. okulsuzluk benim icin bir egitim methodundan ziyade bir yasam bicimi. mesela su anda takip ettigimiz hic bir mufredat yok. bizi tamamen cocuklar yonlendiriyor. ustelik biz kendi kafamizda cocuklarin universiteye gitmeme olasiliklari, herhangi bir sinava girmeyi tercih etmemeleri, siradan olmayan meslekler secmeleri vs gibi konularda ic huzuru sagladik. o yuzden bizim bulundugumuz noktadan bakinca insan neyi anlatmali dusunuyor. belki siz ( sizin nezdinizde konuya ilgisi olan diger arkadaslar) yardimci olabilirsiniz? okulsuzlukla ilgili sorularinizi yazabilirsiniz, vaktiniz oldugunda. ben de bu konuyla ilgili yazdigim yazilari toparlamaya calısırken sorularinizi referans alabilirim.

      cok tesekkurler..

    • Cok tesekkurler Munevver ablacigim. Eminim her anne baba yavrulari icin en guzelini dusunerek hareket ediyor, secimlerimiz farkli olabilse de hepimizin ortak amaci cocuklarimiza mutlu bir yuva ve yasam verebilmek. aslinda verdigimiz kararlar dogru mu yanlis mi hic bir zaman bilemiyoruz, uzerinden zaman gecip geriye donup baktigimizda daha iyi analiz edebiliyoruz sadece. insallah butun cocuklar mutlu olsun, gonul baska ne ister?

  2. Ne kadar yoğun bir fark ediş oluyor o an. Ve tam zamanında olması gerektiği gibi.. Tıpkı herşey gibi, yaşam gibi, akıyor ve biz şahit oluyoruz iyisiyle kötüsüyle.. Her an’ımıza şahit olabilecek yavaşlıkta olmayı diliyorum:) Sevgiyle kucaklıyorum..

  3. Birseyi merak ediyorum . Çocuklar buyuduler inde üniversite okumak isterlerse yada okunularak olunan bir meslek isterlerse ne yapacaksınız. Okulsuz eğitim benim içinde 1 numara ama böyle şeylerde insanın aklına gelmiyor değil .

    • sevgili Müge, seçtiğimiz yol onların meslek sahibi olmalarına engel değil ki. biz sadece bütün çoçukluk ve ilk gençlik yıllarını bir sınav için harcamalarını desteklemiyoruz. ama ileride daha akademik odaklı bir eğitim hayatını seçerlerse yine inşallah yanlarında olacağız. her anne babanın olduğu gibi bizim amacımız da çevresiyle etkileşimi güçlü, evrensel, etik değerleri olan, yardımsever, bireyden önce toplumun iyiliğini önemseyen çoçuklar yetiştirebilmek. ve herşeyden önemlisi kendi içsel dünyalarındaki yolculuğun farkında olmalarını sağlamak. ve ben bunu sistemin içinde yapabileceğimize inanmıyorum, çünkü sistemin empoze ettiği değerler ve yarattığı sürekli kargaşa ortamı bizim vermek istediklerimizden çok farklı. eğer çoçuk yetiştirmekteki tek amaç meslek sahibi olmalarını ve ekonomik özgürlüklerini sağlamaksa bu yolu seçen herkese saygım sonsuz. ama bizim yolumuz farklı ( iyi veya kötü demiyorum), sadece farklı.

  4. Bu yaziniz beni derinden etkiledi.kaleminize saglik. Yasanmislardan ders cikartirken baskalarinin yasamlarindan da ders cikarmanin elzem oldugunu hatirladim. Siz hep yazin …sevgiler

    • çok teşekkür ederim, zamanınızı ayırıp okumanız beni çok sevindirdi, zira oldukça uzun bir yazı. çok sevgiler…

  5. Merhaba bu yazdıklarınız hayatımızla okadar bütünleşiyor ki … Şuan gözlerim doldu ağlıyorum …geçen seneye kadar yurtdışındaydık … Nekadar sakin .. Dingin .. Kainatla iç içe .. Doyasıya toprak kokusu .. Doyasıya rüzgar .. Bir senedir türkiyedeyiz , hayretler içerisinde izliyoruz ., alışmaya çalışıyoruz , yapamıyoruz … Burası çok telaşlı , insanlar koştura koştura günlerini geçiriyor .. Kimse çocuğuyla eviyle doğayla hemhal değil .. Bir fırsat verilse hiç düşünmeden valize iki eşya koyupda gitçek gibiyim :( Nasıl sizle konuşabilirim ? Veya başka türlü Nasıl iletişime geçebilirim ?
    Toprağını bulamamış tohum gibiyim …

    • sevgili Sumeyye, yurtdisi ile turkiye deki yasantilarimizin cok farkli olmasinin sebeplerinden biri de, belki, kucuk kasabalarda yasayarak buyuk sehir yasantisinda bulabilecegimiz butun imkanlara ve elbette dogaya erisebiliyor olmamiz diye dusunuyorum. turkiye de maalesef kucuk sehirlerde bile imkanlar oldukca kisitli olabiliyor ( imkanlardan bahsederken benim icin onemli olanlar, cocuk ve halk kutuphaneleri, guvenli oyun parklari, muzeler, kulturel etkinlikler vs gibi ). mesela biz de burada az nufuslu kucuk bir kasabada yasiyoruz ama bahsettigim imkanlara sahibiz, dolayisiyla kalabaliktan ve kargasadan da uzak durabiliyoruz. ama buyuk sehirlere gider gitmez benzer kosturma turkiye de oldugu gibi burada da var. bir de yurtdisinda akrabalar, komsular, tanidiklar gibi sosyal aglarimiz olmadigi icin yani daha izole bir yasam surdugumuz icin kendimizi daha iyi dinleyebiliyoruz, bos zamanlarimiz daha fazla oluyor, cocuklarimizla da daha fazla vakit geciriyoruz. yani aslinda karsilastirirken neyi karsilastirdigimiz da onemli. biz geri donersek bir köye yerleşme planları yapıyoruz, bu durumda doğaya yakın olabileceğiz ama idealize ettiğimiz imkanlarımız da olmayacak. sanırım bu bir seçim bizler için, özellikle türkiye de; çünkü alternatiflere maalesef, henuz,sahip değiliz:( bana isterseniz buradan veya yabanelma@hotmail.com da ulasabilirsiniz. cok cok sevgiler…

  6. Tüm fikirlerinizin yer aldığı bu konu ile ilgili yazınızı merakla beklemekteyim. Aklıma gelenleri ben de muntazam bir halde size iletmeyi düşünüyorum.
    Sağlıcakla kalın..

  7. Burada diploma gerektiği için ilerlemek akademik eğitim almak için ya heryeri öyle saniyorum bende. Umarım hersey gönlünüzce olur. Sevgiler

    • sevgili Muge, burada da diploma gerekiyor, ben tersi bir intibaa birakmadim umarim. hatta sunu soyleyebilirim, eger cocuklarim universite egitimi alacaklarsa yurtdisi yerine Turkiye yi tercih ederim. burada, ozellikle buyuk devlet universitelerinde ogrenci demek, universitenin cebine girecek yillik elli bin dolar demek. acikcasi her sey ates pahasi, Avrupa yi bilmiyorum. evde egitim alarak turkiye de universite egitimini dusunmek zor olabilir, ama imkansiz mi? tornadan cikmis gibi herkesin 18 yasinda universiteye girmesi gerekmiyor. istekli bir genc her kosulda 1-2 sene extra calisarak universiteyi yine kazanabilir. ama bu sistemde 13-14 sene bir diploma icin bu kadar yipratilmalari hic mantikli degil. bu arada Turkiye de okulsuz egitim durumunda diploma almanin yollari instagramda konusulmustu.

  8. Ben bu yazından çok etkilendim ..belki de bugünlerde “ben kimim ” sorusunu çokça sorduğumdandır :) kimim merak ediyorum ..Ve evet akademik eğitim 18 yaşında alınmak zorunda değil 32 yaşında üniversiteye başladım ve 36 yaşında mesleğimi değiştirdim , bu benim için büyük bi hayal ve büyük bir mucizeydi ..öyle de olsa yine de bilmiyorum ama “ben kimim “

    • Funda cim cok sagol paylasimin icin. ben kimim veya sen kimsin sorusu bence sormamiz gereken bir soru degil. cunku cevabi yok, ya da cevabi yasamin kendisi. her gun degisiyor, donusuyoruz, yasam mucizevi bir ilac gibi aslinda, her gun bizi bu sorularla ugrastirmadan cevabi veriyor. mesela bir gun ana sifinda elinden tuttugun cocugun gulumsemesinde buluyorsun yasami, ertesi gun sana o isigi gosteren sabahın erken saatlerinde gokyuzunun degisen renkleri oluyor. biz yasamin icinde surekli bir isikla yuruyoruz, tek problemimiz kendimizi farketmeyisimiz, ama o kadar cok iyilik ve guzellikle doluyuz ki ben kimim sorusu bizim etrafimiza surekli yaydigimiz enerjinin yaninda cok sönük kaliyor. mesela sen benim icin gonlu genis ve sevgi dolu bir arkadassin. son olarak, bu soruyu danismanin sormasindaki amac bazi duygularimin farkina varmami saglamakti, ve cok basarili bir stratejiydi, amacina ulasti. ben artik cevabı aramiyorum.

  9. ordan göründüğüm gibi değil pek içim sanırım :) belki de bi değişimin tam kırıldığı yerdeyim ondan bu sancı ..pek acı verici ama değişim bunu gerektiriyor belki de ..40 tan sonra çok tahammülsüz ve keskin oldum ben kendime bile tahammül edemiyorum bazen ..getirisi de baş ağrısı bu akşam olduğu gibi ..artık cevabı aramıyorsun çünkü cevap sendeymiş ..ben de umarım bulurum kısa zamanda ..severim seni çok

  10. Merhaba Hüsra,
    Yazılarınızı ve paylaşımlarınızı severek, daha fazlasını merak ederek takip ediyorum. Sizinle aynı kaygıları, merakları ve sorgulamaları yaşadım, yaşıyorum..bizi birbirimizden ayıran fark “anne”+”çocuk” olmamızın dışında denklemdeki diğer faktörlerin, bileşenlerin farklı olması(aile ve akrabalardan uzak farklı bir ülkede yaşamak, yaşadığımız yer, eşlerin bakış açısı,kültür gibi.)…belki bileşenlerin bazılarını değiştiremeyiz ama en önemlisi bence bulunduğumuz koşullarda bile “farkında”olabilmek…Çünkü çoğu şeyi değiştirmek için ilk adımı farkında olduğumuzda atabiliyoruz. Ama bazen de farkında olup, değiştiremediklerimiz omuzumuzda taşıdığımız yüklere dönüşebiliyor. Bunu en çok okuduğum kitap, makale veya yazıları doğru bulup, hayatıma geçiremediğim zaman yaşıyorum…bunları sizinle paylaşmak istedim çünkü siz de hayatınızı değiştirecek kararlar almışsınız ve bu yolda bir çok okuma ve araştırma yapmışsınız. Güzel ve mutlu yanı maşallah meyvelerini görmeye başlamışsınız. Peki bu süreçte doğru bulup ama yapamadığınız ya da yapmaya çalışıp sonuç alamadığınız durumlar sizde de yük oldu mu? Olduysa bu yükü hafifletmek mümkün mü?

    P.s. Farkındalık ile ilgili tavsiye edebileceğiniz kitap vb. Kaynaklar varsa sizin açınızdan sakıncası yoksa paylaşabilirseniz çok mutlu olurum.

    İyiki varsınız..paylaşımlarınıza devam edin lütfen:)

    • Sevgili Miray; basitce orneklendirebilseydiniz belki daha kolay cevap verebilirdim. soyle aciklamaya calisayim. burada okuduklarinizin cogu genis bir zamana yayilmis hikayeler. buradan okuyunca hemen oldu bitti gibi yansiyor olabilir. en basit ornek olarak; benim doktora konusunda dusuncelerimin degismesi ve en son birakma noktasina gelmem en az 3-4 senelik bir hikaye. yani danismanla konusmadan once de cok yoruldugumun ve istemedigimin farkina varmistim, ama engeller vardi onumde diye dusunuyordum. ki vardi da. ve o donemde bunu omuzumda bir yuk gibi tasiyordum. ama simdi ayni durumda olsaydim bu kadar beklemezdim, daha hizli hareket ederdim. cunku icimde bana haykiran sesi dinlemeyi daha iyi ogrendim.

      ve evet bazen, aynen dediginiz gibi okuyorsunuz, okuyorsunuz, okuyorsunuz ama harekete gecemiyorsunuz. zaten etrafimiz cok dolu, cok karmasik, her yerden bir bilgi akisi var. en buyuk farklindaligimiz; bu bilgi akisini durdurmak olmali bence. evet, bu kadin iyi bir seyler soyluyor, bir baskasi da oyle, hatta etrafimdaki her insan sanki her seyi biliyor, hatta hayati da cozmus. iste boyle olmadigini farketmek gerekiyor. cunku bilgi, eger ki deneyimleyemiyorsak bize sadece aci, istirap veriyor veya yuke donusuyor. bilincli olarak, bize henuz ait olmayan, ve surekli akan bilginin kapisini kapatmak lazim. ve sadece ihtiyacimiz olanin ve deneyimleyeceklerimizin pesine dusmek gerekiyor. o zaman bu kadar yuk tasimiyoruz omuzlarimizda, veya kendimizi bu kadar perisan da etmiyoruz. bizim, modern cagda ogrenemedigimiz ve belki de hic ogrenemeyecegimiz en onemli problemimiz de bu; boslugun, sakinligin ve elimizde var olanin aslinda bize yetecegini kabullenmek. yani biz yeteriz, ne biliyorsak, neye sahipsek su gun, su anda, bize yeter, tamamiz, tamiz, iyiyiz, boyle de guzel…. diyebilmek. evet isin sirri burada. ben de becerebildigimi soyleyemem ama cabaliyorum.

      farkindalikla ilgili olarak Thich Nhat Hanh in kitaplarini oneririm.

  11. merhaba hüsra ablacığım, çok mutluyumki ben de bu yıl rastgele bir şekilde yavaşlamak ile ilgili bir balyoz yedim, evet gerçekten bu fikir ilk anda balyoz etkisi oldu ve sonrasında üzerinde çok durmadığım halde ara ara minik hatırlatışlar geliyor ordan burdan, yavaşla yavaşla diye ve sen de yine öyle
    çıktın karşıma sanki akan suyun yönünü değiştirmeye çalışan biri illa bu tarafa çekiyor beni, sonra görüyorumki yavaşlarken kırmızının yüzlerce tonu varmış aslında zikir çeken bir cezvede varmış ve su nasıl da insana benzermiş farkediyorum ve herşeyden özür diliyorum farkedemediğin herşeyden hatta çöpün yanında kokuşmuş bir kavun parçasından bile…yalnız çok geçmeden yine anlamsızlaşıyor herşey anlamadığım şeyler var evet şuan mutluyum çünkü herşey beni derinden sarsıyor etkiliyor ve yıllar sonrasında unutulmayacak detaylar oluyor ama ve yine ama ben kim olduğumu ne için var olduğumu çözemiyorum evet farklılaşıyorum ama benim varlığımın bir başkası için önemi ne anlamıyorum diyetisyenim bunun için mi varım diyorum hani insanlara yardımcı oluyorum filan ama yok benim esas varlığım düşünce dünyam neden var bulmacayı tamamlayayım diye mi böyle büyüyorum ya da bulmaca dünya değil de aslında ben miyim bilmiyorum yani hergün birşeylerle oyalanıyoruz kimisi insanlığın çok işine yarayacak bu diye nano parçalardan birşeyler üretmeye çalışırken oyalanıyor kimisi evde yatağından çıkmadan oyalanıyor kimi de ne biliyim başka insanların hayatında oyalanıyp duruyor ama nedir yani amaç ne sadece akrep ve yelkovana mı hizmet ediyoruz?

    • sevgili Fatma, hepimiz bir yolculugun icindeyiz. beni mutlu eden bu yolculuk; yani yolculugun bir sonu olmamasi, ulasacagim bir nokta olmamasi; fakat yolculugun icindeyken keyif alabilmek, dusunebilmek, kendimi ogrenmek. deneyimlere acik olmak; ve her yeni deneyimin, eger goze alip yasamayi seciyorsam, bana ogretmek icin bir vesile oldugunun farkinda olmak.

      bulmacayi tamamlamak bence imkansiz. deneyimlere ne kadar acik olursak, ne kadar tefekkur edersek, o kadar yakinlasacagiz ozumuzu bilmeye. kendimizi bilmeye ne kadar yaklasirsak da, yaradilis gayemizi o kadar anlayabilecegiz. yavaslamak ise sadece bir ayagi bu yolculugun…

      • cesaret edip yeni deneyimlerle olgunlaşmak …belki de her gün yeni bir değişim her an farklı bir yaklaşım ,hegel miydi bir denizde iki kere yıkanamayacağımızı söyleyen her an değişim var ve her an istesek de istemesek de değişiyoruz ya önemsemeyiz herşey sıradanlaşır ya da değer veririz yükseliriz,bir günümüz bir günümüzden üstün olur, aslında önemli olan buradan ne dersler aldığımız değil mi? derslerden alınan puanın da pek önemi yok sanki tabi basamaklardan yukarı yukarı çıkıyorsak

Comments

HOŞGELDİNİZ

Toprak ve doğayla bütünleşmek, evde üretmek, çocuklarımızla okulsuzluğu öğrenmek ve yavaşlamak için çabalayan altı kişilik bir aileyiz. Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.