Category Archives: Gezi

doğada biz…

doğada biz…

ailece yaptığımız ilk doğa yürüşümüzü hiç unutmuyorum. bu ilk uzun yürüyüşün öncesinde civar parklarda veya evimizin etrafında kısa yürüyüşler yapıyorduk ama şehrin gürültüsünden uzakta, ormanın derinliklerinde, doğayla baş başa ve belli bir yürüyüş parkurunu takip ederek yürümek gibi bir deneyimimiz hiç olmamıştı. şehrimizin yakınlarındaki küçük bir köyde, parkurun girişine arabayı park edip bizi neler beklediğini pek de bilmeden dağın üst noktalarına tırmanmak için yola çıkmıştık. sanırım Bennu 4 veya 5 yaşlarındaydı. ne kendisi yürüyerek, ne de biz onu kucağımızda taşıyarak bu kadar zorlu bir parkuru bitirmemize imkan yoktu. ve maalesef parkurun ne kadar zorlu olabileceğini ne ben ne de bülent önceden kestirebilmiştik. bennu o gün, belki bugün bile yürürken zorlanacağı ilk yürüşünden alnının akıyla çıktı. fakat kolay olmadı. dağın kayalık zemininde yukarı doğru tırmanmaya devam ederken bir ara artık geri dönemeyeceğimizi farkedip hiç durmadan ağlamaya başladı. onu uzun süre sakinleştiremediğimizi hatırlıyorum. sonra elinden sımsıkı tutup gözlerinin içine bakarak; merak etme bize güvenebilirsin, bu yolu hep beraber, birlikte bitireceğiz diyerek söz verdik. eve dönmeden havanın kararmayacağını, karanlıkta ormanda kalmayacağımızı defalarca tekrarlayarak endişelerini bir nebze olsun azaltmaya çalıştık. ona yol boyunca hikayeler anlattık. o gün o minik eliyle elimi sımsıkı tutup aşağı inene kadar hiç bırakmadı. toplamda ne kadar yürüdüğümüzü bilmiyorum ama hava kararmadan az önce arabamıza geri varabilmiştik. ve o gün ailece bir bilinmeze doğru yol alırken sonsuzluk gibi görünen o 2-3 saat bize ne çok şey öğretti. mesela o gün ailemizi aile yapan en temel değerin birbirimize olan sonsuz güvenimiz olduğunu öğrendik. zorlukları birbirimizin elinden sımsıkı tutarak aşabileceğimizi öğrendik. o gün parkur haritalarını okumayı da öğrendik. telefonumuzun ormanın derinliklerinde çekmeme ihtimalini ve yiyecek ve içeçek konularında cömert olmamız gerektiğini de… doğanın seslerini kendi sessizliğimizde dinlemeyi öğrendik. ailece birlikte olsak bile ‘yol’u her birimizin tek başına alması gerektiğini ve aynı yolu her birimizin ne kadar da farklı deneyim ettiğini öğrendik. farklılarımızın daha bir farkına varmayı… ve en önemlisi de bu yürüyüşlerin sıradan bir spor ayakkabısı ile yapılmaması gerektiğini :) ve inişlerin çıkışlardan çok daha yorucu olduğunu…ogrendik.

o gün bugündür yeni fırsatlar yaratıp doğa yürüyüşlerimize devam ediyoruz. evdeki herkes bu yürüyüşlerin kolay olmadığını biliyor. önce ben istemiyorum sesleri yükseliyor. hava bugün çok soğuk, ben yorgunum, başka bir gün gitsek sesleri takip ediyor. elbette bazen bahaneler üretip vazgeçme yoluna da gidiyoruz. ama bazen herkes olur diyor veya bazen herkes olur demese bile birbirimizi ikna edebiliyoruz. kış aylarında evden çıkmak daha da zorlu bir mücadeleye dönüşüyor. eğer uzun süre dışarıda kalacaksak herkesin üst üste 2-3 kat giyinmesi gerekiyor. bir an önce evden çıkabilmek için hızlı bir koşuşturma başlıyor. almila yün çoraplarını giydin mi? bennu yün kazağını bulabildin mi? bera nın eldivenleri yine mi kayıp? bülent atıştırmalık hazırlayabildin mı?sırt çantamız nerdeydi? …

nihayet hazırlıkları bitirip evden çıktıktan sonra, yürüyüşe başlayacağımız noktaya gelene kadar bir saat geçmiş oluyor. arabadan çıkıp soğuğu yüzümüzde ve ellerimizde iyice hissedip, üstüne güzel bir titreyip, evden hiç çıkmasaydık daha mı iyi olurdu düşüncesini kısa bir süreliğine aklımızdan geçirdikten sonra yürümeye başlıyoruz.orman her zaman davetkar. hiç geri çevirmiyor. senin isteksizliğini farkedince de hiç vakit kaybetmeden önüne mucizelerini sermeye başlıyor. bir tarafımızda suların artmasıyla iyice coşarak çağlayan nehir, hava sıcaklığının eksinin altına düşmesiyle akan suyun içinde bütün gün parlayan güneşe rağmen dallara tutunarak biriken buz kütleleri, ve kayalıkların üzerinde güneş gören nemli kısımlarda yeşilin en güzel tonlarıyla oluşan yosunlar. diğer tarafta ise üst üste yıkılmış ağaç gövdelerinin ve dalların ormanın içinde sessizce oluşturdukları mükemmel kaos.

ve işte tam da bu kaosu hissetmeye başladığımızda şikayetlerimizde nihayet son buluyor. farkında olmadan yerlerde uzanan dallara dokunmaya başlıyoruz. başımızı yukarı kaldırıp gökyüzüne uzanan ağaçların gövdeleri arasında ne kadar da küçük olduğumuzu farkediyoruz. yanıbaşımızda çağlayarak akan suyun sesini daha net duyuyoruz. almila kayalıklara tırmanmaya karar veriyor. bennu ağaç gövdelerinin üzerinde dengede kalarak yürümeye çalışıyor. bera sırtımda etrafını işaret ederek kalbinde hissetiklerini kelimelere dökmemi istiyor.

ormanın derinliklerinde her zaman mola verdiğimiz açıklık alana vardığımızda hepimiz yolculuk öncesinden çok daha mutlu ve huzurluyuz. ilk proje nehirin karşısına ıslanmadan geçebilmek. bülent ve kızlar buldukları dalları çekiştirerek nehirin üzerine taşıyorlar. bera kendini eski bir ağaç gövdesinin üzerine konuçlandırıp etrafı dikkatle izlemeye başlıyor. ben ise gözlerimi kapatıp yaşadığım anın bütün zihnimi ve yüreğimi iyileştiren mucizevi varlığını en derinlerimde hissetmeye çalışıyorum. kalbim şükürle doluyor.

burada ne kadar kalıyoruz bilmiyorum. geri dönüş yolculuğu her zaman olduğu gibi nehire düşen çoçuğun anne ben yine ıslandım sesiyle başlıyor. dönüş yolunda bülent soğuktan iyice üşüyen bera yı sırtına alıp önden hızlı adımlarla ilerlemeye başlıyor. kızlar ellerimden tutup hayallerini anlatmaya başlıyorlar. yolun sonuna kadar dip dibe yürüyoruz.

arabayla eve doğru ilerlerken düşünüyorum. evet evimiz sıcak. dışarısı ise soğuk ve zor. ama ya doğada hissettiklerimiz. ya da onun bize hissettirdikleri. bizi ailece bu kadar yakınlaştıran başka zaman dilimleri var mı? belki.

ama hiç bitmesin dediğim bu anlar kadar zihnime net kazılan başka zaman dilimleri yok.

ve işte tam da bu yüzden. doğa ilk fırsatta bizi yine çağıracak.

ve bizim de ona doğru olan yolculuğumuz hiç bitmeyecek.

lodoslu pazar

lodoslu pazar

bu sabah lodosla uyandık. lodos hep aynı lodos… çoçukluğumdaki gibi… gece boyu defalarca uyandırıp galiba bu sefer uçuyoruz dedirten… fakat, buna rağmen, hiç ürkütmeyen… belki beraberinde getirdiği mis kokan ılık hava, belki üzerinden sildiği sisler ve puslarla aydınlanan şehir, belki rüzgarla seyahat eden bulutlar, belki de son dansını orkestra ettirdiği sonbahar…belki dağılan saçlarım, belki uçuşan eteklerim… belki bütün şiddetine rağmen dimdik ayakta durabilmem…ya da belki hepsi…korkumu alıp dağıtan… lodosu çoçukluk anılarıma kazıyan…

bir yandan kendini hiç esirgemeden parlayan güneş, berrak bir gökyüzü, kış ortasında bulunması zor, sıcacık bir hava…diğer yandan tozu dumana katan, her esişinde ağaçları biraz daha yalnızlaştıran lodos…

çoçuklara; bugünü dışarıda geçiremeyiz, lodos çok şiddetli, başka bir alternatif bulmak zorundayız, diyorum. açıkçası iki gün önce hafif bir üşütme ve direncimin düşmesiyle vücudumu talan eden virusun hala varlığını hissettirmesi de kararımızda etkili oluyor.

ne yapalım, nasıl yapalım derken aklımıza müzeler geliyor. merinos parkina yeni açılmış tekstil, göç ve enerji müzelerini gezelim diyoruz. kalabalık olur endişesiyle pek istekli olmasak da müzeler gezi planımızda uzun süredir beklediği için, hafta sonunu kapalı bir alanda geçirebileceğimiz en mantıklı seçenek olduğunu düşünerek  toparlanıp yola çıkıyoruz. müzenin girişine geldiğimizde küçüçük bir alana sıkıştırılmış müzecikler bulacağımızı düşünürken karşımıza oldukça geniş bir alan içinde planlanmış, dünya standartlarında bir müze binası çıkıyor. üstelik girişin ücretsiz olduğunu duyunca oldukça şaşırıyoruz. tekstil müzesi, merinos fabrikasının cumhuriyet tarihindeki yerini ve akabinde yünün ipliğe ve kumaşa dönüşünün hikayesini adım adım aşamalarıyla anlatıyor. tarihin içinde yürümek her ne kadar bana ve Bülent e keyif verse de, interaktif gösterimlerin az olması ve devasa büyüklükteki makinaların işlevlerinin anlatımındaki yetersizlikler ve görsellerin eksikliği çoçukların şevkini çabuk kırıyor. önce kısa tanıtımları kendimiz okuyarak çoçuklara anlatmaya çabalasak da bir müddet sonra yetersiz kalıp sadece müzede gezinmekle yetiniyoruz. binanın ikinci katı ise ipek kozasından ipek üretimine ayrılmış. fakat bu sefer de, belki de üç çoçukla gezdiğimiz için, belki de görevi o olduğu için, peşimizde her gittiğimiz yere eşlik edip bizi izleyen görevli müdahale edip kozanın dönüşümünü anlatan bölümün içine giremeyeceğimizi, dışarıdan yürümemiz gerektiğini söylüyor. fakat gösterdikleri bölümden yürüyerek uzaktan izlemekle yetindiğimiz bir kaç aletin ne işe yaradığını anlamakta güçlük çekiyoruz. durum bu olunca kozadan ipek üretimini öğrenmek de hayal oluyor. biraz canımız sıkılıyor. bu kadar emek verilerek ve özenle hazırlanmış bir müze, yaratıcı projeler ve basit eklemelerle her yaştan ziyaretçinin ilgisini çekip keyifle öğrenebilme fırsatını vermekte yetersiz kalıyor. müzeden ayrilirken pazar günü öğle saatlerinde müzenin bizden başka ziyaretçisi olmadığını farkediyoruz. bunu da tanıtım eksikliğine atfetmekle yetiniyoruz.

binanın en üst katı göç müzesine ayrılmış. bursa şehrine milattan önce yerleşmiş farklı topluluklardan başlayarak günümüze kadar uzanan göç hikayelerini anlatıyor. göç müzesi, dioramalar ve çeşitli artifact lerin sunumlarındaki zenginlikle hemen ilgimizi çekiyor. dedeleri muhacir olan bir anne babanın evladı olarak göç ruhunu içimde hissediyorum, okudukça öğreniyor, öğrendikçe hüzünleniyorum. balkan harbi sırasında bin bir zorlukla mücadele ederek yurtlarını geride bırakıp, evlerini sırtında taşıyan ninelerim, dedelerim gözümün önünde canlanıyor. dergi küpürlerinde göç eden insanların yüz ifadelerine uzun uzun bakıyorum. yüreklerindeki acı, ve çaresizlik, eskimiş siyah beyaz fotoğraflarda bile hemen kendini belli ediyor. ben hikayelerin içinde kaybolurken, bennu da uzun uzun dioramaları seyrediyor. çok daha uzun vakit geçirebileceğimizi düşündüğümüz bu müzeden bera yı düşünerek erken ayrıliyoruz. fakat enerji müzesini de gezebileceğimiz ikinci bir ziyareti hemen planlarımıza ekliyoruz.

dışarı çıkıyoruz. lodos sakinlemiş. iyice uykusu gelen bera koşarak kucağıma atlıyor. almila arabanın içinde kitabıni okumaya dalmış. bera nın uykusunu daha fazla kaçırmayalım diye düşünüp arabaya yerleşmeye çalışırken, bennu merinos korusunun içinde diz boyu toplanmış yaprak denizini farkediyor. bizi bırakıp yaprakların içinde koşmaya başlıyor. ardından bülent… onların coşkusunu görünce bera yı kucağıma alıp korunun yanındaki banka usulca oturup onları izlemeye başlıyorum.  nihayet sütüne kavuşan bera nın da keyfi yerine geliyor, uykuyu unutup o da kendini yaprak denizinin ortasına bırakıveriyor. ardından arabadan koşarak gelen almila da kurumuş yaprakların içine kendini bırakınca takım tamamlanıyor. çoçukların gülücükleri ve mutluluğa bezenmiş bu an hiç bitmesin istiyorum…bitmiyor. çoçuklar uzun uzun oynuyor.

sonra arabaya doluşup evin yolunu tutuyoruz. lodosun alıp götürdüğü sislerin kaybolmasıyla iyice berraklaşan şehir yine kalbimi çalıyor. gözüm yanı başımızdaymış gibi hissettiğim dağın heybetli duruşuna takılıyor. bursa ovasına doğru yemyeşil uzanmış…görmek istemediklerimi görmüyor gönül gözüm…memleketimi doya doya içime çekiyorum.

lodoslu bir pazar boyle geciyor.

ardında bıraktığı duruluğun suküneti ile

hayatlarımıza dokunup gidiyor.

 

 

HOŞGELDİNİZ

Toprak ve doğayla bütünleşmek, evde üretmek, çocuklarımızla okulsuzluğu öğrenmek ve yavaşlamak için çabalayan beş kişilik küçük bir aileyiz. Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.