Monthly Archives: July 2016

okulsuzluk – 9 bölüm: geriye dönüş yok…

okulsuzluk,  hayatımıza düşünsel olarak daha derin girmeye başladıkça, okulun ve okulsuzluğun,  çocuklarımızın bilişsel ve duygusal gelişimi üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini de farklı perspektiflerden inceler olmuştuk. çoğunluk tarafından kabul görmüş her gerçek (veya gerçekmiş gibi algılanan her doğru), bizim için,  üzerinde düşünülmesi gereken bir konu haline geliyordu. okulsuzluğa geçişimizle birlikte, doğru bildiğimiz gerçeklerin, aile yaşantımız üzerindeki etkilerini de yavaş yavaş hissetmeye başladık.

biz pek farketmesek de, okul yaşamı, aile dinamiklerimizi derinden etkilemisti. almila nın kısacık okul geçmişinde, bütün yaşantımız, sabahtan akşama kadar o iki buçuk saatlik dilime odaklı olarak geçiyordu. sabahları apar topar kalkmak, giyinmek ve kahvaltı yapmak, okula yetişmek, okulun düzenlediği aktiviteleri takip etmek, eve gelmek, haftada en az bir defa okulla ilgili bir programa katılmak, okulun finansal destek kaynaklarını artırmak için gönüllü çalışmak, tatillerimizi okulun programına göre ayarlamak günlük rutinimizin bir parçası haline gelmişti. okul eksenli bir düzenin içine girdikten sonra; kendi aile düzenimizi oluşturmak, sadece hafta sonlarına ertelenen, anlamsız bir çelişkiye dönüşüyordu. yani okul var oldukça, bizim yaşantımız da, okula odaklı olarak programlanmaya mecburdu.

okulsuzlukla birlikte, aile olmanın getirdigi sorumluluklar da artmaya başladı. kendi aile yaşantımızı kendimize göre düzenlemek, tamamen bizim sorumluluğumuza geçmişti. bir taraftan “okula yetişmek” gibi bir sıkıntımız artık olmayacaktı. diğer taraftan,  alışık olmadığımız bir boşluk ve ne yapacağını bilememezlik  hali üzerimize sinmişti. ev içi dengelerimizi tekrar kurmamız gerekiyordu. bu dönemde yaptığımız kısa ve uzun süreli seyahatlerin, aile olarak birbirimizi tekrar tanımamıza ve bütünleşmemize, birbirimizle olan ilşskilerimizi güçlendirmemize çok olumlu etkileri oldu. her zaman yaz aylarında yapmak zorunda olduğumuz kısa tatil veya TR seyahatlerimizi, artık sezon başı ve sonlarında, fiyatların ekonomik açıdan çok daha uygun olduğu bahar aylarında yapabiliyorduk. zamanla bu seyahatlerimizin ayni zamanda çocuklarımızın algısını genişleten, dünyaya bakış açılarını çeşitlendiren, kitapla sınırlı olan bilgilere, deneyimleyerek ulaştıran bir ortam hazırladığını da görmeye başladık.

çocuklar; çevreleriyle etkileşimlerini arttırdıkça, farklı insanlarla tanıştıkça, ve farklı ortamları ziyaret ettikçe, okulsuzluğun (veya evde eğitimin) dezavantajı olduğu iddia edilen sosyalleşme problemi de en başından itibaren ortadan kalkıyordu. çocuklar, insan olmanın bir gereği olarak hayatın içinde doğal yollarla sosyalleşebiliyorlardı.

o dönem ve sonrasında, çocukların sosyal gelişimlerindeki en büyük engelin okulsuzluk değil, tam aksine okul olduğunu düşünmeye başladım. okulun çocuklara verebildiği ortam yetişkin kontrollü ve yapaydı. çocuğun gerçek arkadaşlık ilişkilerini kurabildiği oyunu paylaşmak, okullarda sadece 10 dk’ lik tenneffüsle sınırlıydı. teneffüsler, benim gözlemlemlerime göre, gününün büyük bölümünü oturarak geçiren çocukların enerjilerini boşaltmak, fiziksel hareket ihtiyaçlarını karşılamak, yemek ve tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için bir araçtı. 4 saatte toplam 40 dk fiziksel ihtiyaç molası veren çocuğun aynı zamanda sosyalleşmesi bekleniyordu.

sınıf içerisindeki düzen ise tamamen öğretmenin kontrolündeydi. geleneksel eğitim veren okullarda, öğretmen ders saati içinde kendi bilgilerini aktarıyor, çocuk pasif bir şekilde dinleyip, notlar alıyordu. yanındaki arkadaşıyla konuşmak, ses çıkarmak, sınıf düzeni içerisinde rahatsızlık yaratıyordu. üstelik okullarda sık sık karşılaşılan akran zorbalıkları, sınıf içerisindeki ekonomik statü üzerine kurulan arkadaşlıklar, vs gibi, bir öğretmenin tek başına çözmekte çoğu zaman zorlanacağı problemler de okullaşmanın bir parçasıydı. ve maalesef bu kadar problemin içinde, okuldaki “sosyalleşme”, bir çok aile tarafından, çocukları adına, doğal ve kazanılmış bir hak olarak algılanabiliyordu.

biz bu konular üzerinde düşünüp, içselleştirmeye çalışırken; diğer taraftan,  bize karşı esen rüzgara tam tersi  istikamette giden bir teknede sürekli kürek çekmek zorundaydık. öncelikle, kararımız için oldukça endişelenen ailelerimiz vardı. bu çocuklar niye okula gitmiyorlar?, okumayı, toplamayı, çarpmayı nasıl öğrenecekler?,okula gitmeyen çocuk olur mu?, gibi her konuşmamızda ve her ziyaretimizde sonu gelmeyen sorulara büyük bir sabır ve özveriyle cevap vermemiz gerekiyordu. elbette durumu açıklamak zorunda olduğumuz sadece kendi ailelerimiz değildi. her girdiğimiz ortamda, neden sorularını takip eden açıklamalarımız; “eee sonra ne olacak?” sorusuyla sonlanıyordu. bizim uzun yıllardır üzerinde düşündüğümüz konuların, on dakika veya bir saat gibi kısa bir sürelik açıklamayla, yıllardır yerleşmiş algıları yıkmasını beklememiz elbette pek mantıklı değildi. zaten zamanla, insanların önyargılarının ve tuhaf sorularının hiç bir zaman sonunun gelmeyeceğini de öğrenecektik. kendi ailelerimiz ise, bir müddet sonra, bizim kararlılığımızı gördükçe, bu durumu kabullenmeye başlayıp, sorulardan ve sorgulamalardan vazgeçtiler.

elbette, çoğunluğun en büyük kaygısı “sonra ne olacak?” tı. dünyanın her yerinde, insanlar otomatikleşmiş bir şekilde “yarının güvencesine” sahip olmak için çalışıyorlardı. bir çok insan için okulsuzluğun önündeki en büyük engel de “yarının garantisinin” olmamasıydı. elbette bizler de bunun gayretindeydik. biriken borçlarımızdan bir an önce kurtulmak, çocuklarımızın üniversite hayatını garanti altına almak, onların iyi birer meslek sahibi olması için çalışmak, çalışmak ve çalışmak zorundaydık. bunun aksini kim iddia edebilirdi?

fakat akademik yaşantım sırasında, başıma gelen bir olay, bu kabullenişi sil baştan sorgulamama sebep oldu. yaşadığım o gerçek üstü gün ve sonrasında hissettiklerim (bkz. kablumbağanın öyküsü), okulsuzluğun da hayatımıza girmesiyle, başka bir boyut kazanmaya başladı.

evet, okulsuzluk bize, çocuklarımızın gelecekteki hayatına dair, hiç bir şeyin garantisini vermiyordu, veremiyordu. hatta okulsuzluk, küçücük bir teknenin içinde; yolunu, izini bilmediğimiz kocaman bir okyanusta yol almak gibiydi. okyanusun güçlü dalgalarına karşı koyabilmek için, elimizde hiç bir korunağımız yoktu.

ama farkında olmadığımız bir şey daha vardı: o büyük dalgaların sadece bize değil; hepimize, herkese, aynı şiddetle vurabileceğini, ve belki de yutabileceğini henüz bilmiyorduk.  yaşamın bütün anlamını sadece bir mesleğe ve ekonomik refaha adarken, ve sonu gelmez ihtiraslarımızın peşinde koşarken, hepimizin aynı okyanus içinde yol aldığımızı unutuyorduk.

wade davis in, aborijinlerin küçücük sandallarla, okyanusun derinliklerinde, polenezya adalarını keşif yolculuklarını anlattığı the wayfinders kitabında anlattığına göre; aborijinler, hiç okuma, yazma bilmeden ve yolumuzu bulmamıza yardım eden bilimsel aletlerin hiç birine sahip olmadan; yüzlerce farklı yıldızın isimlerini öğrenerek; ve dalga döngülerinin ve bulutların şekillerinin uzaktaki adalarla ilişkilerini analiz ederek, açık denizlerde yol alıp keşifler yapabiliyorlardı.

modern hayatın ve okullaşmanın bizim üzerimizdeki en yıkıcı etkisi, aborijinlerin hep sahip olduğu, ve açık denizlerde yollarını bulurken kullandıkları sezgileri, yok etmemizdi. bizler yarın için çalışır ve kendimizi dinlemeyi unuturken, farkında olmadan, bizi biz yapan, içsel yolculuğumuzu da baltalıyorduk.

halbuki kendimizi dinleyerek, ve etrafımızda olanları gözlemleyerek, ve kendimizi uzak adalarda kuracağımız hayali bir hayat için değil de, teknenin içinde hayatta kalmak için becerilerle donatarak,  denizin üzerinde çok daha başarılı bir şekilde yol almayı başarabilirdik.

hayat ona karşı savaşmak ve hazır olda beklemek değil, onu ilmek ilmek dokumak demekti. her yolculuğun içinde büyük ve güçlü dalgalar olduğunu, her yolculuğun içinde riskler, ve bozgunlar taşıdığını bilmek demekti. ne cebimizdeki paramız, ne kariyerimiz, ne gelecek hayallerimiz bizi koruyabilirdi. bizi dalgalara karşı koruyabilecek tek şey, sezgilerimiz ve içgüdülerimizdi; ve bu da “her an” öğrenmeye , ve “her an” i yaşamaya açık olmak demekti.

okulluluk, “meslek ve kariyer edinme” ve “geleceği garanti altına alma” yolculuğu iken;   okulsuzluk “kendini bilmek” ve “geleceğin bir ilüzyondan ibaret olduğunu” öğrenmek yolculuğuydu.

**********

almila nın 8 yasına girmesine aylar kala (ve okulsuz yaşantımızın ikinci senesinin sonunda),  o dönemde instagram aracılığıyla tanıdığım bir arkadaşım, bana bloğunda yayınlamak için, okulsuzluğu ve ev eğitimini anlatmam için bir yazı yazmamı rica etmişti. arkadaşımın ricası üzerine o dönemde kaleme aldığım, kişisel nedenlerle bloğunda paylaşmamayı tercih ettiğim o yazı,  bu yolculuğun bizi nasıl sarıp sarmaladığını, belki de geri dönüşü olmayan bu yola nasıl girdiğimizi bütün çıplaklığıyla anlatıyordu.

**********

İlkokul birinci sınıfı hatırlıyorum, ilk günümü, sıraya ilk oturduğum anı, ve etrafıma boş gözlerle bakışımı. Niye gelmiştim bu dört duvar arasına, ne işim vardı bu siyah önlüğün içinde? Korkmuştum ama belli etmemiştim. Bir güven duygusu ihtiyacıyla, gözüme kestirdiğim iki kız çocuğunun yanına iliştirmiştim kendimi.

Etrafımda olup bitenin daha henüz farkına varmamışken, elimize bir alınacaklar listesi tutuşturmuşlardı. Ailelerimiz de çantalarımızı listedeki kırtasiyelerle doldurmuştu. Ne çok sevmiştim kırtasiyeden taze taze çıkmış boş defterleri, kalemleri, resim kağıtlarını ve boyaları. Ne hayaller kurmuştum belki de.

Sonra ilk günlerin bilinmezliğinden ve hayal dünyamızdan yavaş yavaş sıyrılmış, gerçeklerle yüzleşmeye başlamıştık. Hemen akabinde de kuralları çabucak öğrenivermiştik …

Karatahtanın yanında oturan bir öğretmen; işaretlerle doldurduğumuz defterlerimiz, içinde henüz ne yazdığını kavrayamadığımız kitaplarımız ve yan yana dizilen sıralarda oturan siyah önlüklü ve her biri diğerine benzeyen çocuklar vardı. Öğretmen kara tahtaya yazar, bizler deftere geçirirdik. Ödevler verilirdi. Ertesi gün öğretmen tek tek ödevlerimizi kontrol eder, iyi olmuşsa yanına bir yıldız koyardı.

Pek önemliydi o yıldız, bir çok şey barındırırdı içinde; yıldızı hakeden için sen başarılısın demekti, iyisin demekti, haketmeyene ise aptalsın, yine anlamadın diye imada bulunurdu. Benim el becerilerim vardı, güzel yazardım, yıldız almadığım gün olmazdı. Her yıldızdan sonra yüzümde beliren şapşal gülümseme ise görülmeye değerdi.

Ama maalesef öğretmenin elindeki kırmızı kalem sadece yıldız yapmazdı, bazen beğenmediği yazıların üzerine kocaman bir çizgi atar, bazen de emek verilerek yazılmış bir kelimeyi yanlış diye karalardı. Ha bir de tahta cetvel vardı, ödevini hiç yapmayanlar nasiplenirdi bu cetvelden. Neyse ki bu cetvel bana pek dokunmazdı; ama arkadaşlarıma her dokunuduğunda içimde fırtınalar kopar, yüreğimi derin korkular kaplardı. Öğretmen yanıma cetvelle her yaklaştığında içimde “ya bana da değerse…” ürpertisi olurdu.

Ezberim pek kuvvetliydi, yine de minik kalbim sözlüye kalkacak diye pır pır atardı, mideme binbir türlü sancılar girerdi. Hele bir de sınavlar vardı ki, aman yarabbim, her sınav öncesi bir tek ben miydim mide krampları çeken, yüreği yerinden fırlayan? Ben ve arkadaşlarım bu korkularla öyle sindirilmiştik ki, öğretmenin ve sınavların gazabına uğramamak için çabalardık sadece.

Halbuki her öğretmenin hayal ettiği bir öğrenciydim, akıllıydım da. Sistemi çabucak çözmüştüm. Elmalar kırmızı olacak, yıldızlar toplanacak, ödevler zamanında bitirilecek ve öğretmenin yüzüne gülümsenip en iyi notlar haneme yazılacaktı. Hayatım boyunca da böyle oldu. Hep bildim nasıl en iyisi olunur, nasıl göze girilir, nasıl bütün karne PEK İYİ ile kaplanır, A lar alınır, 10 lar yanyana dizilir.

“Pek iyi” ne demekti peki? İyi vardı, bir de Pek iyi vardı, ortayı pek bilmezdim zaten. Sanırım ben pek bir iyiydim, hep pekiyi vermişlerdi çünkü, evet evet kesinlikle pek bir iyiydim. Hatta içten içe bilirdim herkesten iyi olduğumu. Hatırlıyorum dördüncü sınıfta öğretmenim bana matematikten iyi vermişti, anneme de gizli gizli daha çok çalışsın diye yaptım demişti.

Ben, nasıl olmuştu da karnemde iyi getirmiştim? Annemle babam sanki bu sefer karnem hep pekiyi olduğu gibi sarılmamışlardı, dudaklarının ucunda bir burukluk mu vardı? Dünyanın sonu mu gelmişti ne? Pekiyiye alışmış çocuk yüreğim bu iyiyi hiç kabullenememişti.

Neyse ki bu “iyi”, eğitim hayatımın gidişatını çok değiştirmemiş, uzun yıllar boyunca sorgusuz sualsiz at gibi koşabilmeyi başarmıştım.

Hatta öyle hızlı koşmuştum ki karşımda bir sürü kapılar açılmıştı. Yıllar boyu gösterdiğim çabalarım sonuç vermiş üniversite sonrasında Amerika da “pek iyi” üniversitelerden master ve doktora yapabilmek için burs kazanmıştım. Nasıl bir gururdu o, ben başardım diyebilmek. Ne de çok akıllıydım! Ama diğer taraftan bir o kadar da ahmaktım. Çünkü öğrenme hevesiyle donatılmamıştım, tek bildiğim pek iyi olmak ve bunu olabilmek için de çok çalışmaktı. Birşeyler öğreniyordum ama zevk almıyordum, sorgulamayı bilmiyordum, tek derdim hadi bunu da başarayım diyerek hanemdeki artılar sayısını artırmaktı. Üzerime pek zahmetlerle (!) giydirilen “mükemmel” elbiseme toz kondurmamalıydım.

Neyse ki geçte olsa 20li yaşların sonu ve 30 lu yaşlarımın başında ahmaklığımın yavaş yavaş ve nihayet farkına varıp (tabii çok da sancılar çekerek) hayatımda bir dönüşümü başlatma ihtiyacı duydum. Zor yıllardı bunlar, okumam gereken hiç bir şeyi okumuyor, okumamam gereken herşeyi okuyordum. Yavaş yavaş hayatın aferinlerden ibaret olmadığını anlıyordum. Neyin doğru, neyin yanlış oldugunu ayırt edemiyordum, ve günün sonunda kafam kazan gibi oluyordu.

Gün geldi hayatla cebelleşmekten vazgeçtim. Vazgeçtim vazgeçmesine ama içimde büyük bir kızgınlık vardı. Elimden çalınanlara ve yitip giden yıllarıma kızıyordum. Anlıyordum ki bana hiç kimsenin pekiyi vermeye, 10 vermeye, A vermeye hakkı yoktu. Ben bir eşya mıydım ki beni damgalama hakkını kendilerinde bulmuşlardı ? Kimse de çıkıp dememişti hey aynaya bak, yansımanı beğeniyor musun? Halbuki ben o kağıt parçalarının birşey ifade ettiğine inanmıştım, hem de körü körüne. Nereden bilirdim onların değersiz ve içi boş bir yalandan ibaret olduğunu.

Halbuki ben benimle yola çıkan her arkadaşım gibi, verilenlerden çok daha iyisini haketmiştim.

Öğrenmekten zevk alabilmeyi haketmiştim mesela, korkusuzca soru sorarak merak duygumu genişletmeyi ve sorgulamayı öğrenmeyi haketmiştim. Düşündüklerim ve keşfettiklerimle değer görmeyi haketmiştim. Yanlış yapmaktan korkmamam gerektiğini bilmeyi haketmiştim. Duygularımın anlaşılmasını, içimdeki korkuların ve fırtınaların bilinmesini ve duru sularda yüzebilmeyi haketmiştim.

Peki neden mi haketmiştim? Çünkü ben bir “çocuktum”, küçücük, masum bir çocuk. Hepsi buydu aslında.

Ve birileri benim çocuk olduğumun farkına hiç varamamıştı!

Maalesef geldiğim noktada tek bir suçlu vardı…içinde yoğrulduğum sistem… Bana değer vermeyen, beni sadece kafadan ibaret gören, kafamı doldururken içimi boşaltan, adına da eğitim denen sistem.

Halbuki ne güzeldi hiç bilmediklerimi keşfetmek…

Benden neden çalınmıştı öğrenmem gereken güzellikler?

Neden tarihten 10 almıştım ama hiç birşey öğrenmemiştim? Tarih öyle bir duygu seliydi ki içinde kaybolmalıydı insan. Hangi hakla onu parçalayıp senelere bölüp sırayla anlatma gafletine düşebilmişlerdi? Niye tarihi öğrenmeyi sevdiğim için biri bana aferin demeliydi?…Ya matematik? Nereden bilebilirdim onun hayatımı derin bir şekilde algılamama yardım edecek mantıklar dizisi olduğunu. Felsefe dersinde bin bir zahmetle ezberlediğim ve sıkıcı bulduğum filozofların bana hayatı anlamak için türlü perspektifler sunduğunu. Coğrafya dersinde isimlerini ezberlediğim dağlara, vadilere aslında gözlerimle ve yüreğimle dokunmam gerektiğini…

Niye almışlardı bunları elimden?

Halbuki hiç hakları yoktu.

Yitip giden ise hiç bir zaman geri gelmeyecek çocukluğum, ve düşünerek, dokunarak, hissederek öğrenme zevkinden mağrum kaldığım gençlik yıllarımdı.

Ve nihayet bir yetişkin olduğumda bu kızgınlıklar etrafımda kaçması mümkün olmayan kalın duvarlar örmeye başlamıştı. Kızgınlığım devam ediyor ama sorular değişiyordu. Peki şimdi bu kadar kızgın olduğum, yanlışlarını gördüğüm, hiç hoşlanmadığım bir sisteme çocuklarımı nasıl emanet edecektim? Yavruma kendisinin neden iyi, arkadaşının pekiyi aldığını nasıl açıklayacaktım? Ya gelip anne bu haksızlık derse? Hayat böyle kızım, şimdiden alış, çok çalış sen de başar diye rest mi çekecektim? Ya her akşam bitmek bilmeyen ödevler, ertesi gün verilen aferinler?…Ya sınavlar?… Onunda benim gibi midesine kramplar mı girecekti? Her sabah koşarak, bin bir panikle ve “hadi, geç kaldık” larla onu okula mı yetiştirecektim? Ya gözündeki öğrenme feri sönerse, o zaman ne yapacaktım? Yine hayat böyle, yola devam mı diyecektim?

Halbuki benim hayallerim vardı. Her sabah kalktığımızda kahvaltı masasında birbirimize rüyalarımızı anlatacaktık, tadına vara vara tereyağlı ballı ekmeğimizi yiyecektik. Otobüsü veya okul zilini kaçırma derdimiz hiç olmayacaktı.

Sonra gelip bana soracaktı. Anne, ben uçmak istiyorum diyecekti. Gözlerindeki heyecan vücuduna cereyan etmiş halde bunu nasıl başarabilirim diye soracaktı. Ben de diyecektim, hadi araştıralım…Beraber Hazerfen Çelebi yi okuyacaktık. Sonra o evin içinde kanatlar takıp uçma denemelerine girişecekti. Her yere düşüşüşünde kahkalarla gülecektik…

Sonra kütüphaneye gidip kolumuzun altı kitaplarla dolu olarak eve dönecektik. Kızım anne okur musun diyecekti? Tabii diyecektim, sen ne zaman istersen. Hatta dinlemeyi, dinlerken de hayaller kurmayı öyle sevecekti ki ne kadar iyi okursa okusun önüme kitapları yığmaya devam edecek, ben de yaşı kaç olursa olsun ona keyifle okumaya devam edecektim.

Sonra yürüyüşlere çıkacaktık beraber. Dağ, tepe demeden yürüyecektik. Dere kenarlarında piknik yapacaktık. Yanımızda doğa kitaplarımız, resim defterlerimiz, kalemimiz, kağıdımız hiç eksik olmayacaktı. Merak ettiğimiz herşeyi araştıracak, notlar alacaktık, yaşayarak, görerek, hissederek öğrenecektik.

Hergün doyasıya oynayacaktı kızım. Ödevin var, artık bırak oyunu da masanın başına geç asla demeyecektim. Beraber toprağı öğrenecektik, ekip biçecektik, ve her yeni filizlenen tohum karşısında içimizde de yeni şeyler öğrenmek için istek uyanacaktı. Çünkü öğrenmek böyle birşeydi. İçeriden gelen, ve hassas bir şekilde büyütülen…sevgiyle ve korkusuzca. Kızım kendi öğrenmesinin sorumluluğunu mutlaka alacaktı, çünkü biliyordum ki “akan şu yolunu bulacaktı”. Onun içinden gelen,  bir gün çağlayan olmuş akıyor olacaktı.

İçimizden gelenler bizim okulumuz olacaktı. Öğrenmekten heyecan duyacaktı kızım. Sabah 6 da okula yetişmek için değil, öğrenmek için uyanacaktı. Bir gün önce tam beceremediği origamiyi bu sabah tekrar denemek için uyanacaktı erkenden. Ya da bir şiir takılmıştı aklına, onu kaleme almak isteyecekti günün ilk ışıklarıyla.

Öğrendiklerimiz hiç bir zaman 40 dk ya bölünmeyecekti. En ince ayrıntılarına kadar araştıracak, tatmin olduk diyene kadar devam edecektik. Belki sonra biraz sıkılacaktık, bugün yapacak birşey bulamıyoruz diyecektik. Oflayıp duracaktık. Belki sadece yağan karı seyredecektik, ya da daldan dala uçuşan kuşları. Ama yeni gelen günle fikirler yine uçuşmaya başlayacaktı. Hadi diyecektik, yapalım. Bazen yemekleri birlikte hazırlayacaktık. Kendi yağında kavrulmayı öğrenecekti kızım. Önüne her şeyin hazır gelmeyeceğini bilecekti.

Dışarıda o kadar çok oynayacaktı ki yanakları koşmaktan kıpkırmızı olacaktı. Anne suuu diye kapıdan seslenecekti….

İşte ben bunların olabileceğini hayal etmiştim.

Ve bu öyle inançlı bir hayaldi ki gerçek oldu. Biz içimizden geldiği gibi yaşamayı, anların farkında olmayı, doğayı ve toprağı sevmeyi seçtik. İnsan olmanın erdemlerini keşfetmek istedik. Kendi kendimize yetebilmeyi, yetemediğimiz yerde yardım istemeyi öğrendik. Yarışmaktan vazgeçtik. Yarışırken yanımızda ezilenlerle ilgilenecek vaktimiz yoktu dememek için vazgeçtik. Eğer bu sisteme bir isyansa,  evet isyan da ettik.

Belki akademik açıdan dünyanın en donanımlı çocukları olmayacak kızlarımız, belki atom mühendisi de olamayacak, uzay bilimcisi veya kimyager, belki…kim bilebilir…

Ama bildiğimiz bir şey var, kızlarımız öğrenmekten zevk alacaklar, hayallerinin peşine iç seslerini tatmin için düşecekler, kendilerine sunulacak altın tepsiler için değil.

Gariptir aslında, nedense hep boşa bakan bizler söz konusu eğitim olunca o boşu hiç görmeyiz ya da görmek istemeyiz. İçimizin nasıl da boşaltıldığını, öğrenebilme zevkinin elimizden nasıl çalındığını anlamayız. Körü körüne bağlanırız bu zincirin halkalarına ve gözü kapalı koşmaya başlarız. Çoğumuz bilmeyiz nereye gittiğimizi ama biliriz ki güzeldir, heybetlidir varacağımız nokta.

İşte biz vazgeçtik,

Varacağımız bütün heybetli noktalardan…

 

bundan sonra:

okulsuzluk- 10. bölüm: okulsuz hayat için düzenlemeler ve ev hayatı…

okulsuzluk- 11. bölüm: yasal olarak “evde eğitim”

okulsuzluk- 12. bölüm: ya sonrası?

okulsuzluk- 13. bölüm: doğru bilinen yanlışlar ve sık sorulan sorular

okulsuzluk- 8. bölüm : okulsuz ilk iki yıl…

evde eğitim kararımızın hemen sonrasında, ilk iş olarak bulunduğumuz eyaletteki yasal şartları araştırmaya başladık. yaşadığımız eyaletin kanunlarına göre “zorunlu ev eğitimi” 8 yaşında başlıyordu. 8 yaşından önce ev eğitimi yapıyor olsak bile , eğer çocuğumuz öncesinde herhangi bir devlet okuluna devam etmediyse (anasınıfı, birinci veya ikinci sınıf), okul çağına geldiğini yasal mercilere bildirmemize gerek yoktu. bunu öğrenmek inanılmaz bir rahatlık vermişti. her ne kadar okul konusunu bir sene sonra tekrar değerlendirmeye alacağımıza inanarak bu yola çıkmış olsak da, kanunların, çocuklarımız 8 yasına gelene kadar bize özgürlük vermesini açıkçası beklemiyorduk.

almila nın bütün arkadaşları, 6 yaşında birinci sınıfa başlamışlardı. devlet okullarında çocuklar bu yaştan itibaren yoğun bir okuma programına tabi tutuluyordu. elbette almila okula devam etmediği için bu programların dışında kalmak zorundaydı. bizim ingilizcemiz ileri seviyede olmasına rağmen;  yazılış ve okunuşu tamamen farklı, çok sesli bir dili nasıl öğretebileceğimiz konusunda hiç bir fikrimiz yoktu. üstelik, ben ve bülent, evde sadece Türkçe konuşmakta kararlıydık; çocuklarımızın ana dillerini öğrenmeleri ve bu dili akıcı bir şekilde konuşabilmeleri bizim için öncelikliydi.

ilk aylarda acaba doğru yolda mıyız, ya çocuğumuz geri kalırsa endişelerini çok ciddi bir şekilde hissettik, özellikle de okumaya başlama konusunda. verdiğimiz kararın doğru olduğuna inanıyorduk, ama çocuklarımızın elinden eğitim hayatlarıyla ilgili fırsatları da çalmak istemiyorduk.

zaman içerisinde gelecek için planlar yapmanın, hem çocuklarımız hem de kendimiz için beyhude bir çırpınış olduğunu anlayacaktık.  ama bunu anlayabilmemiz için henüz erkendi.

waldorf okullarında okumaya “geç başlamanın” teşvik edildiğini biliyordum. bu nedenle, ilk yılların belirsizlikleri içinde referans kaynağım yine waldorf pedagojisi olmuştu. ve bu konuda araştırmalarıma devam ettikçe, okumaya geç başlamanın,  çocuğun bütünsel gelişimini desteklemesi açısından, bir çok faydası olabileceğini de farketmeye başladım. bunun bir kaç sebebi vardı:

öncelikle çocuğun okuması mekanik bir durum değildi, yani 5-6 yaşlarında harfleri öğrenen, heceleri birleştiren, kelimeleri söken ve yan yana koyarak cümle kuran her çocuk okumaya başlamış sayılmıyordu. yani okumayı bilmek, okuduğunu anlamayı garanti etmiyordu . 5-6 yaşlarında, etrafındaki fiziksel dünyayı anlama kapasitesi henüz gelişmemiş bir çocuğun , birleştirdiği heceleri ve kelimeleri zihninde yorumlayıp, bunları bir anlam bütünlüğüyle ifade etmesi de oldukça zordu. elbette bazı çocukların, çok küçük yaşlarda, kendilerine (yol tabelalarını, kitap harflerini sorarak) okumayı öğretebildiğini duymuştum. ama bunu genelleştirip çocukların hepsinden aynı kararlılığı ve heyecanı beklemenin bir anlamı yoktu.

okumayla ilgili, daha önce üzerinde hiç düşünmediğim önemli bir konu daha vardı. waldorf pedagojisi kısa cümlelerden oluşan, içerikten yoksun ve dil zenginliği olmayan kitapların çocuklara sunulmasına kesinlikle karşı çıkıyordu. erken yaşta okumaya teşvik etmek yerine;   anne babanın çocuk hazır olana kadar, yaşa uygun ve edebi değeri olan kitaplar okumasını, masallar anlatmasını, ve dili düzgün bir sekilde kullanmasını; okumaya başlamak için en önemli basamak olarak görüyordu.

erken okumayla ilgili atlanmaması gereken diğer bir önemli bir nokta da şuydu: okumaya hazır olmak için; çocuğun duygusal, fiziksel ve zihinsel gelişiminin dengede olması gerekiyordu. mesela çocuğun, okumaya başlamadan önce; aynı zamanda tek ayak üzerinde sekebilmesi, veya merdivenleri her basamakta adım değiştirerek çıkabilmesi gibi bazı fiziksel becerilerinin de gelişmiş olması bekleniyordu. bu becerilerin, sosyal ve duygusal gelişim ayağı da vardı. mesela, çocuk kendi yeme, içme, tuvalet ve temizlik ihtiyaçlarını tek başına halledebilmeli ve başkalarının ihtiyaçlarına da duyarlılık gösterebilmeliydi.

her ne kadar başlangıçta bunları algılamakta zorlandıysam da, zamanla okumanın da, aynen yürümek ve koşmak gibi bir ihtiyaç olduğunun farkına varmaya başladım. çocuk, sosyal ve zihinsel gelişimi içinde, etrafındaki insanların okuduğunu gördükçe bunu bir ihtiyaç olarak algılayacak ve bu ihtiyacı karşılamak için de doğal olarak çaba gösterecekti. nasıl yürümeye başlamadan önce, çocuğun emekleme veya sıralama gibi hazırlıklar yapması gerekiyorsa ve bu sürece biz ebeveynler olarak müdahale edemiyorsak; çocuk okumak için de düşünsel, duygusal ve fiziksel bir hazırlık sürecinden geçecekti. bu yaşa ve zekaya indirgenmemesi gereken bireysel bir ihtiyaçtı. erken veya geç yürümeye başlayan her çocuk bir gün koşmayı öğrenebilecekti. benzer şekilde, erken veya geç okumaya başlayan her çocuk, bir gün kendi ilgilerini keşfedebileceği bir okuma seviyesine ulaşabilecekti. bize düşen ise; çocuğumuzun gelişim süreçlerinde, gerektiğinde ona destek ve yardımcı olmaktı. aynı zamanda, yaşlarına ve duygusal gelişimlerine uygun, dil bütünlüğü ve kelime zenginliği olan, ve onların zekalarını (dili basitleştirerek) hafife almayan hikayeler ve kitaplar okumaya ve anlatmaya devam edecektik.

waldorf pedagojisi, daha ileriki yaşlarda (8-10 yaş aralığında) çocukların, okumaya “bölüm kitapları” ile başlayabildiğini iddia ediyordu . onun öncesinde ise çocuk, aylar süren okuma ve heceleme çalışmaları, ve sonu gelmeyen ödevlerle vakit kaybetmek zorunda değildi. böylelikle, en kritik yaşlarını, defterlerin arasında kaybolmadan, özgürce oyun oynayarak geçirebiliyordu.

ve yine bu süreç içerisinde, yazmanın okumadan önce gelişmesi bekleniyordu.   almila da zaten 5. yaşının ikinci yarısından sonra, yazı dilini yavaş yavaş kullanmaya başlamıştı.

o halde, çocuklarımız, okudu okuyacak sıkıntısına girmeden bunun doğal bir süreç olduğunu kabullenecek ve yolumuza devam edecektik. onlar da vakti geldiğinde ve hazır olduklarında okumaya başlayabileceklerdi. okula gitmedikleri için; (geç okumalarından dolayı) onları zor duruma düşürebilecek bir problemle karşı karşıya kalmalarını da beklemiyorduk.

buna inanmak, içgüdülerimizi dinlemek, bizi bir nebze de olsa rahatlatmıştı.(– nitekim, hem almila hem bennu, formal olarak okuma ve yazma alıştırması yapmadan ve okumaya başlamaya teşvik edilmeden, 7.5 yaşından sonra, “bölüm” kitaplarıyla okumaya başladılar. çok kısa sürede de kendi yaşıtlarının okuma seviyesine ulaştılar. ve en önemlisi de kendilerini okuma sevgisiyle donattılar.–)

böylelikle, evde eğitimden okulsuzluğa geçiş sürecimiz; okuma eylemini, çocuklarımızın doğal öğrenme süreçlerinin bir parçası olarak bırakmaya karar vermemizle, resmi olarak başlamıştı.

fakat okulsuzluğu tam olarak anlamamız için önümüzde daha uzun yıllar vardı.

**********

bu dönemlerde waldorf pedagojisinin yanı sıra evde eğitim üzerine de okumalar yapmaya başlamıştım. bu ilk okumalar, nihayet bütün eğitim sistemini derinlemesine sorgulamama sebep olacak ve belki de bundan sonra bizi geri dönüşü olmayan bir yol ayrımına getirecek iki önemli isimle tanıştıracaktı: John Taylor Gatto ve John Holt.

John Taylor Gatto, 30 senesini devlet okullarında çalışarak geçirmiş; “okul” un ve eğitim sisteminin çarpıklıklarını görmeye başladıktan sonra da, devlet eliyle yapılan zorunlu okullaştırmanın zararlarını anlatmaya başlamış bir edebiyat öğretmeniydi. John Taylor Gatto yu ilk keşfetmem Bizi Aptallaştırmak (Dümbing Us Down) kitabıyla olmuştu. Gatto, kitabında zorunlu okullaşmanın tarihini anlatıyor, ve okulun en önemli amacının ekonomik ve sosyal düzeni sağlamak için, itaatkar, düşünmeyen, sorgulamayan işçiler, meslek erbabları ve vatandaşlar yetiştirmek olduğunu savunuyordu.   yani, elit bir kesim, sistemin ayrıntıları üzerine düşünüp nasıl olması gerektiğine karar veriyor, ve bizler de, uygun görülen o sistemin devamını sağlamak için elimizden gelen gayreti gösteren ve elbette itiraz etmeyen vatandaşlar olmayı kabul ediyorduk. elbette bu kabullenme süreci sistematik ve uzun süreli bir okullaşma sürecinden geçmemizle mümkün olabiliyordu. bu okullaşma modelinin kaynagi ise 19. yüzyıl başlarında Prusya’da kurulan okullardi.

Gatto nun eleştirilerini yoğunlaştırdığı diger önemli bir konu ise “zorunlu eğitimdi”. zamanla, Gatto nun da etkisiyle, ben de “zorunluluk” kelimesi üzerine daha ayrıntılı düşünmeye başladım. üzerinde pek de kafa yormadan kabullendiğimiz çok çarpıcı bir gerçek vardı:

bizler devlet eliyle verilen eğitimi almakla zorunluyduk veya bu eğitimi kendi çocuklarımıza, okul aracılığıyla vermek zorundaydık.

peki bu zorunluluklar neleri kapsıyordu? ve benim ebeveyn olarak haklarım ve özgürlüklerim nerede başlıyordu?

  1. müfredatın içeriği: çocuklarımızın,  günde “6-8 saat” arası değişen süreler boyunca okulda “ne öğreneceklerine”, hangi bilgileri edineceklerine dair kendi fikirlerini beyan etme hakları yoktu. üstelik ebeveyn olarak bu konuda bizim de hiç bir söz hakkımız yoktu.
  2. ne zaman: ikinci olarak, bu müfredatı, çocuklarımızın hangi yaş aralığında, ne zaman öğreneceklerine dair bir seçim hakkımız da yoktu. mesela çocuğumuz, 10 yaşında hayvanların evrimsel süreçlerini öğrenmeye ilgi duyabilirdi. ama elimizdeki müfredat bunu 6. sınıftan önce veremeyeceğini söylüyordu, yani çocuklarımız bunu öğrenmek için ya tatil günlerini ya da ödev ve uykudan kalan zamanları beklemeliydi. veya daha kolayı, içten gelen doğal ilgilerini bir şekilde ötelemeliydi. veya okulun ve sistemin varsayımına göre böyle bir ilginin “kendiliğinden oluşması” zaten imkansızdı.
  3. ne kadar süre ile: çocuklarımızın hangi konuyu, ne zaman öğrenebileceğine biz veya çocuklarımız karar veremiyorduk. fakat bizi kısıtlayan sadece bu değildi. çocuklarımız, öngörülen bilgiyi, yine okulun belirlediği süre içerisinde öğrenmeliydi. olur da çocuğumuzun ilgi duyduğu bir konu denk gelirse, ve müfredatta bu konuya, sadece iki ders saati ayrıldıysa; çocuğumuz daha fazla öğrenebilmek, merakının üzerine gidebilmek ve kendini geliştirebilmek için, yine okul dışındaki vakitleri beklemeliydi. veya çocuğumuzun sıkılmaya veya gelişimsel olarak hazır olmamaya hakkı da yoktu. eğer o konu 7 saat boyunca işlenecekse, çocukta o 7 saat boyunca o derse iştirak etmekle zorunluydu.

özetle; okulun ebeveynlere ve çocuklara verdiği mesaj şuydu : bizler; neyi, ne zaman, hangi şartlarda, ve hangi süreyle öğreteceğimizi biliyoruz. bize güvenmek zorundasınız.

ve elbette ben de bir ebeveyn olarak şu soruyu dile getirmekle yükümlüydüm: peki siz kimsiniz, kimlersiniz ?

doğurduğum, 6-7 yşsına kadar sürekli birlikte olduğum, onunla uyuduğum ve uyandığım, karakteri, ilgisi, becerileri ve yetenekleri konusunda fikir sahibi olduğum çocuğumun, bundan sonra ne öğreneceğine birileri bizim yerimize karar verecekti. hatta öyle bir an gelecekti ki sınıf toplantıları sırasında bu yabancılar bana çocuğumun hangi konularda yetenekleri olduğunu, veya hangi konuları daha fazla çalışması gerektiğini söyleyeceklerdi. ben de onları can kulağıyla dinleyip notlar alacaktım.

halbuki çocuğumuz o ana kadar iki dili konuşmayı (hatta 5 yasında dört dil konuşabilen çocuklar var), yürümeyi, koşmayı, yemek yemeyi, insanlarla iletişim kurmayı, tek başına oyun kurmayı, ve daha onlarca becereyi ; sadece ve sadece bizi ve çevresini gözlemleyerek kendi kendine öğrenebilmişti.

peki değişen neydi? çocuğumuzun 5 veya 6 yaşına girmesi mi problemdi? ya da farketmediğimiz bir zaman aralığında, çocuğumuz zekasını veya gözlem kabiliyetini mi yitiriyordu? neden belli bir yaştan sonra öğrenebilmek için “okul” un desteğine ihtiyaç doğuyordu?

derinlemesine düşündükçe farkettim ki; keşke çocuğumun maruz kalacağı zorunluluklar sadece bunlardan ibaret olabilseydi. bütün bu saydıklarım yetmiyormuş gibi, çocuğumun ne zaman açıktığına, ve ne zaman yemek yiyeceğine de onlar karar vereceklerdi. hatta tuvalete ne zaman gitmesi gerektiğine, ne kadar oyun oynayabileceğine, ne giyeceğine, ve hatta derslerde kiminle oturacağına kadar bütün kararlar çocuğum adına, benim daha önce hiç tanımadığım, çocuğumun ismini bile henüz bilmeyen, insanlar tarafından çocuğuma dikte edilecekti.

ve ben bir ebeveyn olarak çocuğum üzerine verilecek bütün kararlara razı olacak ve onun gününün üçte birini geçireceği ve adına “okul” denen bu kuruma her gün teslim edecektim.

peki çocuklarım bütün kararların onlar adına verildiği bu ortamda sorgulama, meraklarının üzerine gitme, düşünme ve kendini öğrenme ve bilme yetilerini nasıl kazanacaklardı?

lakin okulun amacı bunları da öğretmek değildi. hatta tam tersi; onlar aynı hisseden, aynı düşünen, itaatkar nesiller yetiştirmek istiyorlardı. zaten ben de kendi “zorunlu eğitim” yıllarımda sadece itaat etmeyi öğrenmiştim: gereksiz konuşmamak, fikirlerimi kendime saklamak, sorgulamamak, tartışmamak, itiraz etmemek, eleştirmemek, otoriteye boyun eğmek, ve duygularımı açığa çıkarmamak. tam olarak öğrendiklerim bunlardı.

ve John Taylor Gatto da, otuz senelik öğretmenlik hayatı boyunca, öğrencilerine verebildiklerinin sadece bunlar olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

sonuç olarak; hayatımızda neyin önemli ve neyin önemsiz olduğu bize 6 yasından itibaren söylenmeye başlanıyordu. ve 18 yaşında zorunlu eğitimden çıkan bir yetişkin olarak, artık kendimiz için düşünmemize gerek kalmadığını, yetkili mercinin ve karar verenin de kendimiz olmadığını çok iyi öğrenmiş oluyorduk.

okulluluk, okullaşmak tam olarak bunları ifade ediyordu. seçimlerimizin olduğunu zannediyorduk ama yoktu. hatta bize uygun görülen hayatı güleryüzle kabul edip, şikayet etmemeyi bile öğreniyorduk. bundan sonra da hayatımızın geri kalanına veya sonraki 10-20 senesine “okul” mantalitesi ile devam etmek zorunda olan milyonlarca insandan sadece biriydik. ta ki karşımıza bir John Taylor Gatto çıkıp bize okul deneyimlerimizin hiç de sağlıklı olmadığını söyleyene kadar.

John Taylor Gatto, okul sistemindeki bütün çarpıklıları yeni bir bakış açısıyla görmeme yardım etmişti. okul sistemi bir varsayımlar dizimiydi. ve bütün düzen gerçekliği tartışılır olan bu varsayımlar üzerine kurulmuştu.

bir ileri adım olarak; ben de başka bir varsayımla düşüncelerimi yeniden gözden geçirmeye; okul tarafından verilen zorunlu eğitimin, çocuğumun çok yönlü akademik bilgiye ulaşması için gerekli zemini hazırladığını varsaymaya karar verdim. bu varsayımı kabul ettiğim taktirde yeni bir soru daha ortaya çıkıyordu. peki bu akademik bilgiye çocuğum ulaşabiliyor muydu?

fiziksel olarak, evet ulaşabiliyordu. her gün okulun kapısından içeri giriyor, 40 ar dakikaya bölünmüş periyodlarda, anlatılan her şeyi dinliyordu. peki öğrenme gerçekleşiyor muydu? veya öğrendiklerini özümseyebiliyor muydu? peşine düşmem gereken, işte bu soruların cevabıydı. öğrenme üzerine düşünmeye başladığım o günlerde de John Holt la tanıştım.

**********

John Holt, öğrenmenin gerçekleşmesi için sadece öğrenme için tasarlanmış bir mekana veya belirli bir zamana ihtiyaç olmadığından bahsediyordu. öğrenme hayatın içinde var olan, ve öğrenme amacı gütmediğimizde de kendiliğinden oluşan bir olguydu. biz öğrenme gayretinde olmasak da günlük hayatta deneyimlerimizi edinirken, insanlarla ve çevremizle etkileşirken öğrenebiliyorduk.

öğrenmenin zamandan ve mekandan bağımsız olduğunu,  okulsuz ilk yılımızda çok daha derinden hissetmeye başladım. almila yla sohbetlerimiz esnasında bazen enterasan bir konu açılıyor ve bize konuyla ilgili düşüncelerini aktarabiliyordu. bazen şaşkınlıkla bunu nasıl öğrendiğini sorduğumuzda ise cevabı hep aynı oluyordu: “bilmiyorum” . zaten bir müddet sonra cevabın “bilmem/ bilmiyorum” olacağını kavradığımız için bu soruyu sormaktan da vazgeçtik. 6-7 yaşlarındaki bir çocuk, farkında olmadan, veya öğrenme sürecinin analizini yapma yeteneğine henüz sahip değilken de her gün “öğrenmeye devam ediyordu”.

biz ebeveynler için zor olan ise öğrenmenin gerçekleştiğinden haberdar olmayışımızdı. öğrenmeyi dayandırabileceğimiz bir öğretmen-öğrenci ilişkisi, veya okul, kütüphane gibi bir mekan, veya konuyla ilgili hazırlanmış kaynaklar, veya bir değerlendirme olmadığı müddetçe öğrenmenin gerçekleştiğine dair elimizde somut bir kanıt da olmuyordu. bu durumda yine yapmamız gereken kendi içgüdülerimizle hareket edip, çocuğumuza güvenmekti. ilk iki yıl bizi en çok zorlayan da bu oldu.

John Holt un kitaplarında altını çizdiği başka bir konu daha vardı. Holt, öğrenmeyi, öğretmenin gerçekleştiremeyeceğini; çocuk veya öğrenen kişinin, kendi öğrenmesine çok yönlü dahil olması gerektiğini iddia ediyordu. daha da önemlisi “öğrenme” süreci, sadece öğrenen kişi tarafından yönetilebilirdi.

halbuki sistemin içinde öğrenmenin gerçekleşmesi; öğreten birinin olması gerekliliği varsayımı üzerine kurulmuştu. biz bunun doğru olamayacağını; yine kendi çocuklarımızla sohbetlerimiz ve gözlemlerimiz esnasında anlayabilecektik.

almila nın öğrenmesinde tekrar eden bazı süreçler vardı. mesela yanımıza bir soruyla geldiğinde, genelde bizden basit ayrıntısız cevaplar bekliyordu. sorduğu sorunun cevabını ona detaylı bir şekilde anlatmaya teşebbüs edersek, büyük bir olasılıkla daha fazla anlatmanıza gerek yok diyerek konuyu hemen kapatmaya çalışıyordu. halbuki anne baba olarak biz, sorulan soruyu, çocuğumuza bilmediklerini öğretmek için bir fırsat olarak görüyorduk; bize göre evde eğitim böyle bir şey olabilirdi.

John Holt u okumaya başladıktan sonra bunun neden mümkün olmadığını da anlamaya başladım. çocuklarımız kendi ihtiyaçları olan öğrenmeyi kendileri gerçekleştirmek istiyordu. ve öğrenme, bizim varsaydığımız gibi bilenden, bilmeyene aktarılabilecek bir eylem değildi.

gerçek öğrenmenin oluşması için bir çok bileşenin bir araya gelmesi gerekiyordu. ilk olarak çocuk, öğrenmek istediği konuya ilgi duymasını gerektirecek bir deneyimle karşılaşmalıydı (okuduğu bir kitap, dinlediği bir konuşma, gözlemlediği bir olay vs gibi). ikinci olarak bunu öğrenmek için merak duyusu da uyanmış olmalıydı. ve bir adım sonrasında; — aynen bir yap-boz üzerinde çalışır gibi– çocuk bu bilgiyi kendi yaşantısı içinde anlamlandırmaya çalışmalı ve içsel bir hazırlık sürecinden geçmeliydi.

bize sorular geldiği anda, çocuk büyük ihtimalle kendi yap-boz u içinde bir parçayı keşfetmeye çalışıyor, ihtiyacı olanı tamamladıktan sonra onu yerine koyuyor ve kendi öğrenme sürecini tamamlamak için başka ipuçlarının peşine düşüyordu. bizim detayına indiğimiz veya öğretmek istediğimiz ekstra bilginin çocuğun öğrenmek istediği bütünle çoğu zaman hiç bir ilgisi yoktu.

kısaca; çok yönlü sorgulayarak kendi sonuçlarımızı ve gerçeklerimizi oluşturabilme yetisi, yani kendi kendimize öğrenme süreci; dünyaya geldiğimiz andan itibaren bizim genlerimizde kodluydu. ve belki de zihinlerin okullaşması yüzünden bir çok yetişkin doğarken sahip olduğu bu yetiyi derinlere gömüyor, ve okul hayatından sonra da üzerine gitmedikçe ortaya çıkarmakta güçlük çekiyordu.

evet; çocuk ihtiyacı olan bilgileri çeşitli yollarla edinerek, kendi öğrenmesini yaratabilme, yani yap-bozu tamamlayabilme yeteneğine sahipti. ve buna dışarıdan birinin “öğretmek” adı altında müdahale etmesi, boşa kürek çekmekten başka bir işe yaramıyordu.

peki çocuklar okulda nasıl öğreniyordu? veya okulda öğrenme eylemi nasıl gerçekleşiyordu.? işin en can alıcı kısmıda burasıydı.

çocuk okulda kendi rızası, ilgisi ve merakı dışında hiç birşeyi öğrenmiyordu. öğrenmesi de imkansızdı. bu insanın doğal öğrenme sürecine aykırıydı . çocuğun anlatılanı anlamlandırması için, ihtiyacı olan öğretmen veya materyal değil, kendi içsel yolculuğuydu.

bu içsel yolculuğun kaynağı da; çocuğun yaşadığı çevre ve bireylerle olan iletişimi, hayal dünyası, ve yaptığı gözlemlerdi. ve elbette fıtratında veya özünde bireyin doğuştan sahip olduğu bilgiye ulaşma isteği (veya çabasıydı). çocuk okulda kendi ihtiyacı olanı öğreniyor, ve geri kalanı da öğrenirmiş gibi ezberlemeye odaklanıyor veya çoğu zaman görmezden geliyordu.

kendi okul yıllarımı tekrar gözden geçirince aslında bunun ne kadar da acı bir gerçek olduğunu kabullenmem çok da uzun zaman almadı.

öğrenme eylemine müdahale edemiyeceğimizi anladığımızda ise, geriye yapmamız gereken tek bir şey kalıyordu; çocuklarımızın dünyasını elimizden geldiğince zenginleştirmek…

elbette onların dünyalarını zenginleştirmek, çocuklarımızı okul denilen dört duvar arasına sıkıştırarak, veya her gün çocuğun öğrenme içgüdülerini ve yaratıcılığını biraz daha körelterek mümkün değildi. “okul” doğal yollarla mümkün olan öğrenmeyi, imkansız hale getirmek için kurulmuş bir engeldi. bizim bu engeli ortadan kaldırmamız gerekiyordu.

ve “okulsuzluk” tam olarak bu demekti; öğrenmeyi yapay yollarla çocuklarımıza edindirme eyleminden vazgeçerek, öğrenmenin kendi doğal sürecinde akmasına izin verebilmekti.

bütün bu düşüncelerimizi hayata geçirmek ; ebeveyn olarak öncelikle bizim “okulsuzlaşmamız” anlamına geliyordu. bildiğimizi sandıklarımızı hiç bir zaman sağlıklı bir şekilde öğrenemediğimizi kabullenmek; uzun yıllar boyunca okullaşırken derinlere gömdüğümüz doğal öğrenme yetilerimizi yeniden keşfetmek ve bu süreçte “okul” mantalitemizi çocuklarımıza bulaştırmamak, ilk ve en önemli adımlarımız olmalıydı. yolun en zorlu ve en çetin kısmı da belki buydu.

çocuklarımızı okula göndermeme kararımızın ilk iki senesinin üzerinden, neredeyse bir dört sene daha geçtikten sonra; 16 (+) senelik “okul zihniyetinden” kurtulabilmemizin neredeyse imkansız olduğunu da nihayet anlamaya başlayacaktık.

 

bundan sonra:

okulsuzluk – 9 bölüm: geriye dönüş yok…

okulsuzluk- 10. bölüm: okulsuz hayat için düzenlemeler ve ev hayatı…

okulsuzluk- 11. bölüm: yasal olarak “evde eğitim”

okulsuzluk- 12. bölüm: ya sonrası?

okulsuzluk- 13. bölüm: doğru bilinen yanlışlar ve sık sorulan sorular

HOŞGELDİNİZ

Toprak ve doğayla bütünleşmek, evde üretmek, çocuklarımızla okulsuzluğu öğrenmek ve yavaşlamak için çabalayan beş kişilik küçük bir aileyiz. Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.