Monthly Archives: March 2016

okulsuzluk yolculuğum… ( son kısım)

okulsuzluk yolculuğum… ( son kısım)

ve takip ediyorum…

bir sabah ekmek kokusuyla uyanıyorum. ananemin o mis gibi ekmek kokusu geliyor burnuma. o koku benim çocukluğum, biliyorum. araştırıyorum, uğraşıyorum, çabalıyorum, didiniyorum. aynı kokuyu yakalayana kadar pes etmiyorum. bir gün nihayet buluyorum onu. bir dilim kesiyorum, üzerine kızarmış peynirimi istifliyorum. tam tadına bakacakken bennu atlayıp sarılıyor boynuma, elimden de ekmeği kapıyor. bir taraftan ısırırken diğer taraftan da gözlerinin içi parlıyor. “sen dünyanın en güzel annesisin ve dünyanın en güzel ekmeğini yapıyorsun” diyor gözümün içine bakarak. çocukluğumu onun gözlerinde görüyorum. ilk defa. bana göz kırpıyor.

sonra bir bayram geliyor gözümün önüne. babamın elindeki beyaz üzeri renkli puantiyeli bir kumaşı hatırlıyorum. sonra o puantiyeli kumaşın üç elbiseye dönüşümünü…babam günlerce uğraşmıştı o elbiseler için; defalarca prova yapmış, üzerimize tam oturana kadar içi rahat etmemişti. minik katlı yakaları, katlı biyeli etekleri vardı. bembeyazdı…üstü puantiyeli… bir gün babamın hediye ettiği ve hiç dokunmadığım o dikiş makinasını ortaya çıkarıyorum. sebebsiz. uzun süre bakışıyoruz. sonra gayri ihtiyarı geçiriyorum ipleri, bilmeden basıyorum pedala. neyin ne olduğunu bilmeden dikiyorum… hiç durmadan dikiyorum… elbiseler, bebekler, çantalar. ve sonra bir gün diktiğim bebekle koşarken görüyorum onu. çok uzakta, çılgınlar gibi koşuyor. kan ter içinde kalmış. onu gördüğümü farkediyor. göz kırpıyor ve sonra yine kayboluyor.

zaman geçtikçe birbirimizi daha sık farkeder oluyoruz. aradan uzun aylar, hatta yıllar geçiyor. bana işaretleri takip et dediğini hatırlıyorum. neydi bu işaretler? nerede? diye düşünürken birdenbire o devasa büyüklükteki yapbozun üst köşesindeki minik parçalar tamamlanıveriyor. peşine düştüklerim, diyorum. içimde uyanan merak duygusuyla peşine düştüklerim… merak ettiklerim. niye daha önce farkedemedim?

meraklarımın üzerine korkusuzca gittikçe ortaya çıkıyor çocukluğum. zamanla etrafıma dikkatlice bakmayı, önüme serpilmiş küçük ekmek kırıntılarını görmeyi öğreniyorum. merak ederken dokunmayı, hissetmeyi, ve keşfetmeyi yeniden öğreniyorum. benim için yolumun üzerine bırakılmış o küçük işaretleri takip etmeyi öğreniyorum. merak ederken kendimi bulmayı öğreniyorum. merak ederken kendimi öğreniyorum.

aslında merak etmekten hiç vazgeçmediğimi biliyorum. otobüsteyken de sürekli beni dürten o merak duygusunun üzerini örttüğüm günler geliyor gözümün önüne. aklım bunca yıl ertelemeyi öğretiyor bana. kalbimin sesini sürekli bastırıyor. şimdi vaktin yok, zamanı gelince diyor. sonra diyor. hep sonra diyor.

ve nihayet ben onu aramaya başladıktan yıllar sonra, bir gün çocukluğum benden kaçmaktan vazgeçiyor. karşıma dikiliyor. gözlerini kırpmadan gözümün içine bakıyor ve aynen şunları söylüyor:

“çocukluk diyor… çocukluk merak etmek demek. merak ettiklerinin üzerine korkusuzca ve cesaretle gidip keşfetmek demek. keşfettiklerinle yetinmeyip yeniden merak etmek demek. hiç durmadan merak etmek, hiç durmadan keşfetmek, hiç durmadan öğrenmek. demek. sen beni bırakıp gittiğin gün sadece hayallerini ve oyuncaklarını bırakıp gitmedin. sen beni bıraktığın gün meraklarını keşfetmeyi de bırakıp gittin. halbuki oydu sana yol gösteren, bir sonraki adımı öğreten, kendini bulmana yardım eden. meraklarındı seni dönüştüren, içindeki yolculuğu anlamlı kılan. merak ederek düşmeyi, kalkmayı öğrendin. düşünce canın yansa bile sonra ne olacağını merak ederek yine ayağa kalktın. ve gün gelecek meraklarının peşinden giderek özündeki sana geri kavuşacaksın.”

o küçük çocuğun, o mini mini saf yavrunun elinden tutuyorum. içim titriyor. ben bilmiyordum diyorum, seninle birlikte an’larımı kaybedeceğimi bilmiyordum. senden sonra çıplak ayakla koşamayacağımı, ağaçlara aynı saflıkla dokunamayacağımı, sokakta mırıl mırıl kendi kendime konuşarak etrafıma aldırmadan gezemeyeceğimi bilmiyordum. seninle güzelliğimi, iyiliğimi, saflığımı, masumiyetimi, özümü kaybedeceğimi de bilmiyorum. bunların hiç birini bilmiyordum.

katılarak ağlıyor çocukluğum. ağlıyoruz. beraber…

içime yerleştiriyorum o küçük kızı. biliyorum hiç ayrılmamış gibi olamayacağız. kaçırdığımız zamanların telafisi zor olacak. birbirimizi anlamadığımız zamanlar olacak. senin köşene,  benim kendi köşeme çekildiğimiz zamanlarımız olacak. belki keşke hayatıma girmeseydin diyeceğim günlerim de olacak. inatçı, isteklerinin üzerine koşar adımla giden senle bunca seneden sonra başa çıkmayı belki de hiç öğrenemeyeceğim. belki kulaklarımı tıkayacak, belki ayaklarımı çok sert yere vuracak, belki seni görmezden geleceğim. biliyorum, bunca ayrılıktan sonra seninle yaşam hiç kolay olmayacak.

ama ya sensizlik? ya hiç kavuşamamak nasıl olurdu? içimdeki bilgelik yolculuğumda karşıma çıkacak bütün kapıların anahtarlarının sende olduğunu bilmeden, O’na kavuşabilme ihtimalimi bilmeden terkedecektim ben beni. boşluğun içinde yokluğu, yokluğun içinde var olduğumu hiç bir zaman bilmeyecektim.

evet, yolumuz uzun küçük kız. yılların telafisi belki olmayacak. otobüste sensiz geçirdiğim yılların telafisi olmayacak. ama biliyorum ki sensiz hiç olmayacak. biz seninle kafa kafaya verip yine merak edeceğiz, korkusuzca yürüyeceğiz, keşfedeceğiz, öğreneceğiz. öğrendiklerimizi de kalbimizde ve zihnimizde saklayacağız.

ve sonra yine, yine ve yine merak edeceğiz…

ta ki o sakladıklarımızı bir gün, öylesine bir anda, bir yaprağın üzerindeki tek bir yağmur tanesinin mükemmeliğinde görüp, aslında hepsi “Sen” din diyene kadar.

————————–

şimdi bana soruyorlar. otobüs yolculuğu yaklaştı, çocukları tek tek bindireceksin, değil mi? ben de onlara önce gülümseyip sonra göz kırpıyorum.

bebeklerimiz ellerimizde onlara çay fincanlarımızı uzatıp soruyoruz:

sen de içer misin?

 

okulsuzluk yolculuğum… ( üçüncü kısım)

okulsuzluk yolculuğum… ( üçüncü kısım)

hatırlayabildiklerimle uzandım çocukluğuma, elimi uzattım. lütfen anlat bana diyerek yalvaran gözlerle haykırdım. lütfen anlat.

… geniş bir kapının pervazlarına tırmanmış, kuluçkaya oturmuş bir tavuk gibi kapının en üst noktasına tünemiş, etrafımı izliyorum. cıvıl cıvıl, neşe doluyum. gözümü küçük odadaki koltuklara dikiyorum, işte o koltukların tepesinden ayakların yere değmeden bütün odayı turlayacaksın diyorum. var mısın? varım elbet. deli gibi koşturup odada döndüğüm beş-altı turdan sonra koltuğun üzerine yığılıp kalıyorum, kalbim hızlı hızlı çarpıyor…

önümden film şeridi gibi geçen o andaki saf mutluluk yüreğime dokunuyor. elimi uzatıyorum yakalamak için, gel diyorum…

ama nafile…

… ananemlerdeyiz. bayram sabahı belki. küçücük bir sininin etrafında kuzenler, teyzeler, kardeşler sıralanmışız. her ağızdan ayrı bir ses çıkıyor. kızarmış peynir, yumurta ve daha yeni sağılıp kaynatılmış sütün enfes kokusu burnuma değiyor ve bütün vücudumu sarıyor. ananemin tepside pişirdiği devasa büyüklükte ekşi kokan ekmeğin kızarmış bir dilimi üzerine erimiş peyniri istifleyip ağzıma götürüyorum. bir yudum sıcak süt de yanında…

o kokunun tadını yine burnumda. daha dün gibi. ağzımı açıyorum, o lokmayı benimle paylaşır mısın?, diyorum.

ama nafile…

… kahvaltı bitmiş, bahçenin ortasındaki devasa dut ağacının altında toplanmışız. ah o dut ağacı, cömert dut ağacı, hep veren dut ağacı… merdiven, traktör, tırmanmak için ne varsa yükleniyoruz… hurraaa, dut toplamaya… iri dallardan birinin arasına yerleşiyorum. parmaklarım yapış yapış. en iri ve en olgun dutu gözüme kestirip koparıyorum.

o dut ağacında hep mutluyum. ben de elimi uzatıyorum, koparıp tadına bakmak için…

ama nafile…

… merdivenlerin üzerine kilimleri yaymışız. üç beş oyuncağımı, bebeğimi, çay setimi yerleştirmişim. işte bu minicik dünya benim. içim kıpır kıpır, hayaller dünyasında küçük kardeşimle belki bütün gün oynuyoruz. apartman soğuk, karanlık, ama içim aydınlık…

çocukluğum yine yeniden gözümün önünden akıyor. hep neşeli,hep meraklı, hep mutlu. olduğu gibi. hiç bir yapaylık yok. hep masum. sanki ulaşabilsem yakalayabileceğim ve her şey eskisi gibi olacak. ben yine mutlu, ben yine huzurlu olacağım. ruhum sakin. ruhum bilen olacak.

ama nafile…

sonra o gün geliyor. simsiyah önlükle aynadaki aksimi seyrediyorum. sıska mı sıskayım. kansızlıktan her zaman hafif sarı suratım, uzun sarı saçlarım ve tepesinde bembeyaz devasa kurdelem, ve siyah önlüğümün üzerinde büyük beyaz dantel yakalığım.

elimde küçük bavulum otobüse biniyorum. otobüsün camından dışarı seyrederken ne olduğunu, nereye gittiğimi kavramaya çalışıyorum. onunla göz göze geliyoruz. onun gözlerinde belki ilk defa derin bir hüzün var, benimkilerde ise bilinmezlik. bir elinden bebeği sarkıyor, diğer elinde çay fincanı, bana uzatıyor. içer misin? diye soruyor. otobüsün içinden el sallıyorum, uzun uzun el sallıyorum. otobüs hareket ediyor. ve uzaklaştıkça ardımda iyice silikleşiyor. o minik kız. sarı saçlı, mavi gözlü, solgun yüzlü, perişan…yıkık. dökük. parçalanmış.

bir elinde bebeği, diğer elinde çay fincanı….

ve onun gözlerindeki hüzne bakarken o an farkediyorum. herşey çoçukluğumda gizli. otobüse binmeden önceki o ilk çocukluğumda. o mini mini kırmızı etekli kız çoçuğunu, onu ortada öylece bırakıp gittiğimi yeniden hatırlıyorum. ve ardından sustuğumu… belki içimdeki o yaramaz çoçuğu kaybetmenin acısıyla, belki de otobüsteki günlerimin olağan can sıkıntısıyla. o neşe dolu, ortalığı birbirine katan, meraklı, geveze kız çoçuğu yok artık. ama biliyorum ki ruhumun bana anlattığı, keşfedeceğim her neyse, o minik kızda gizli, onu bulmadan pes etmeyeceğime söz veriyorum.

onu her yerde arıyorum, bana çocukluğumu hatırlatan her yerde. bazen bir kokunun içinde arıyorum, bazen yapış yapış parmaklarımda, bazen çikolata kutularının içinde, bazen babasının omuzunda, bazen annesinin kucağında, bazen bir elbisede , bazen bir oyuncakta, bazen gözyaşlarımda, bazen sevincimde. çocukluğumdan bana kalan ne varsa hepsinde onu arıyorum.

olmuyor. onu bulmak kolay olmuyor. ama anlıyorum ki içimden bana seslenen, yeter artık in şu otobüsten diye avazı çıktığı kadar bağıran o cesur ses, o minik kız çocuğu. o da beni arıyor. bunu taaa derinlerimde hissediyorum.

ve nihayet uzun arayışlardan sonra bir gün uzaktan bir ses duyuluyor, çok uzaklardan… belli belirsiz, varla yok arası. bana şöyle sesleniyor; “otobüsten ineceğini, pes etmeyeceğini, peşime düşeceğini biliyordum, artık bana çok daha yakınsın…

işaretleri takip et.”

 

HOŞGELDİNİZ

Toprak ve doğayla bütünleşmek, evde üretmek, çocuklarımızla okulsuzluğu öğrenmek ve yavaşlamak için çabalayan altı kişilik bir aileyiz. Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.