ekin bebeğin evde doğumu…

ekin bebeğin evde doğumu…

her doğum kendine özel ve çoğu zaman yaşandığı anda farkedemediğimiz, sadece sonrasında anlayabileceğimiz güzelliklerle dolu. ekin in dünyaya gelişinin öncesinde hikayeler birikmişti, kopuk, bağlantısız, belki o an için önemsiz hikayeler… ama onun dünyaya gelmesiyle çember içinde birer noktadan ibaret olan bu hikayeler biraraya geldi ve çemberin iki ucu birleşti. yaşadığımız her ayrıntı, ayrı bir anlam kazandı. ben ise her doğumda olduğu gibi annelik, kadınlık, ve manevi dünyama dair hiç bilmediklerimi öğreneceğim yeni bir kapıdan içeri girdim.
………

bera nın doğumunu blogda uzun uzun anlatmıştım. onun doğumunda yaşanılanlar çok güzeldi; doğumun evde olması, doğum sonrasında ailemizin daha da kenetlenmesi, ilk günlerimiz… fakat, doğumun öncesine dair anlatamadıklarım, anlatma gücünü kendimde bulamadıklarım da çoktu. bera ya hamileliğim sırasında aylar süren bir sağlık problemim olmuştu. hala nasıl kurtulduğumu bilemediğim fiziksel acılar ve çok zor günler yaşamıştım. hamileliğimin son aylarında artık dayanmakta zorluk çektiğim bu fiziksel acıların ve uykusuz gecelerin bitebilmesi için bera nın bir an önce doğması gerekiyordu. ve ben de, bu yüzden, bera nın doğumuna kalben, ve zihnen tamamen hazırdım. aklımda doğuma dair hiç bir tereddüt veya korku yoktu.

belki, biraz da bu kabullenişin etkisiyle,  bera beni oldukça sarsan bir hızda dünyaya geldi. ilk ağrıyı hissetmem ve onu kucağıma almam arasında sadece ve sadece 2 saat vardı. ama o iki saat benim için oldukça zor geçmişti. ağrılar dayanılmaz bir şiddetle aniden başlamış, neye uğradığımı anlamaya fırsat kalmadan iki saat boyunca ardı ardına devam etmişti.

ekin in doğumu yaklaştıkça, beynim ve vücudum, o olağanüstü ama bir o kadar da yoğun sancılarla geçen iki saati ve o geceyi tekrar tekrar başa sarmaya başladı. kendime, üç normal doğumdan sonra, bunu itiraf etmem zordu ama korkuyordum. ağrılara nasıl dayanacağımı düşündükçe içimdeki korku büyüyordu. suda doğum alternatifimiz olabilirdi ama bera da havuzu doldurmaya bile fırsatımız olmamıştı. dördüncü bebeğimizin daha da hızlı gelebileceği düşüncesiyle bu sefer su doğumunu planlamaya gerek duymamıştık .

üç yavrumuzun da 38. haftada doğması sebebiyle bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak ekimin 20 sinden sonra beklemeye başladık. 21,22,23,24… günler geçiyordu, sancılar her aksam düzenli olarak geliyor ama doğum gerçekleşmiyordu… üstelik ebem ayın 29-30 una denk düşen haftasonunda şehir dışında olacaktı. hamileliğimi öğrendikten sonraki ilk buluşmamızda, bunu bize söylemiş, biz de nasılsa 39. haftaya kadar bebeğimiz gelir, o tarihlere denk gelmesi çok düşük bir ihtimal diyerek yolumuza ebemizle devam etmeyi uygun görmüştük.

ama günler geçtikçe, ebemin burada olmayacağı haftasonu yaklaştıkça,  uykularım kaçmaya başladı. ebemin ortak çalıştığı başka bir ebe arkadaşı vardı, onun burada olmaması durumunda  bize o yardım edecekti. Lisa yı çok iyi tanımıyordum. her ne kadar olabileceklerin en hayırlısı olması için dua etsek de beynimin bir köşesi, bildiğim, tanıdığım, güvendiğim ebeyi, bera nın ebesini istiyordu.

oldukça hızlı ve endişelerle geçen 38. haftamızın sonunda, ayın 28 inde, ebem uçağa binip kardeşinin düğününe gitmek için şehirden ayrıldı. ben ise doğuma konsantre olmak yerine, o haftasonunu, yavrumuz gelmeden, atlatma derdine düştüm.

fakat, cumartesi gecesi tuhaf, içgüdüsel bir uyanış hisettim. içimden bir ses yükseliyordu. olabilecek her şey için bütünün hayrına dua etmelisin diyordu o ses… bütünün hayrına… bütünün hayrına…önce anlamlandıramadığım ve sürekli zihnimde dolaşan bu ses, üzerinde düşündükçe birdenbire vücud bulmaya başladı. herşeyin hayırlısı olsun derken, bu hayrin doğal olarak bana ve bebeğimize gelmesini düşünüyorduk, hayırlı vakitte hayırlı, güzel bir doğum olmasıydı duamız . nedense bizim dışımızdakilerin bu doğumdan etkilenebileceği hiç aklıma gelmemişti. ama öyle değildi. belki ebemin ortak çalıştığı diğer ebenin bizim doğum için ödeyeceğimiz ücrete daha çok ihtiyacı vardı. ya da bizim göremediğimiz başka insanlar, başka bir şekilde bu doğumdan nasiplenecekti. bunları düşündükçe birdenbire afalladım. evet, bütünün hayrina olması duasındaydım ama bunun ne anlama geldiğini sanki o ana kadar tam idrak edememiştim. bizim bilmediklerimiz ve göremediklerimiz vardı. ve belki de ben ve bebeğim, bu doğumun başrol oyuncuları bile değildik.

bunu idrak etmemle üzerime anlamlandıramadığım bir sakinlik geldi. ve bu kabullenişin üzerinden henüz 24 saat geçmeden, ebem bizden kilometrelerce uzaktayken, sancılarım başladı. onun bu doğuma gelemeyeceği belki de daha ilk günden belliydi. fakat duygularım, şartlanmalarım ve korkularım bir şekilde doğumun başlamasına engel olmuştu.

yine aynı sabah, henüz sancılar başlamamışken, telefonumuza bir mesaj düştü. temiz kalbine yürekten inandığım bir arkadaşım, rüyasında bizi görmüştü. rüyada, ekilmiş ve hasadı yapılmış bir arazimiz vardı. evimiz çok telaşlıydı, etraf kalabalıktı ve ben çok meşguldüm… ve şöyle diyordu mesajın sonunda; sizin için çok güzel olacağını hissettim. arkadaşımız, mucizevi bir şekilde , farkında olmadan, doğumu bütün ayrıntıları ve bebeğimizi ismiyle bize haber veriyordu. mesajı bülent e uzattım. ikimizde “hasat” kelimesinde takıldık kaldık. erkek ismi olarak aylar öncesinden ekin’e karar vermiştik. biz yavrumuzun cinsiyetini öğrenmemiştik ama bize oğlumuz olacağı,  doğumdan tam 24 saat önce, arkadaşımın rüyasıyla haber verildiğini ancak saatler sonra anlayacaktık. ve bu rüyayla, aylardır bebeğimizle ilgili çok üzüldüğüm bir konuyu da artık vesvese yapmamamız gerektiğini hissediyordum… her şey güzel olacaktı.

ilk ağrıları hisseder hissetmez ebeyi aradım. bebeğimizin, aynen bera da olduğu gibi çok hızlı gelebilme ihtimali vardı. ebe, benim arayabileceğimi biliyordu. zaten telefonlarımızı da çok önceden paylaşmıştık. durumu da bildiği için hemen yola çıkıyorum dedi, ve akşam saat beş civarı kapıdan içeri girdi. bu arada doğuma katılmasını planladığımız diğer arkadaşımıza haber verdim. o da fazla vakit kaybetmeden kızıyla birlikte bize geldi.

tam o sırada yine şimdi düşündükçe olağanüstü bulduğum bir durum daha yaşandı. hem çocukları olduğu, hem de bizden bir saat uzaklıkta yaşadıkları için doğuma çağırmayı düşünmediğim çok sevdiğim bir arkadaşım telefon etti. telefondaki ses bana aynen şöyle diyordu: bu sabah zihnimde bebek sesiyle uyandım… bütün gün aklımdan çıkmadın, nihayet fırsat bulabildim aramaya, nasılsın? … ağrılarımın henüz başladığını söyleyince, anaç sesiyle biraz da çekinerek sordu: izin verirsen gelmek, yanında olmak istiyorum… yol uzaktı, çocukları vardı… ben ise sadece “tamam o halde, gel” diyebildim. ve yaklaşık 1 saat sonra o da yanımızdaydı. yalnızlığımızın içinde bu işi nasıl halledeceğiz derken, yanımızdan 24 saat ayrılmayacak, doğum fotoğraflarımızı en güzel şekilde çekecek, çocuklarla oynayacak, alışverişimizi yapacak, bütün çamaşırlarımızı yıkayarak evimizden ayrılacak dost eli bize gönderilmişti. halbuki doğum hafta sonu değilde hafta arası, hatta pazar günü olsaydı, arkadaşımın gelmesi mümkün olmayacaktı.

biz o anda farkında değildik belki ama bizim ve doğumda olması gereken herkes için yaşanılacaklar en mükemmel şekliyle hazırlanmıştı. doğum başlamıştı, etrafım kalabalıktı. çocuklar ayaktaydı. ben sancılarla meşguldüm. her şey tam istediğim gibiydi, aynen “rüyada görüldüğü” gibiydi. bera nın doğumunda olduğu gibi gecenin kör karanlığında tek başıma o dayanılmaz ağrılarla başbaşa kalmayacaktım…

yaklaşık 3 saat sonra, saat 9 civarı, sancılar 5 dk da bir gelmeye başlamıştı. zorlanıyordum ama ağrıların arasında etrafımla sohbet etmeye devam edebiliyordum. içimdeki ses şöyle diyordu, bak korktuğun gibi olmadı, ağrılar daha kötüleşmeyecek, sen bu işi kolayca halledeceksin…

fakat, saatler gece 11’i gösterdiğinde, ağrılarımda herhangi bir ilerleme olmuyordu. çocuklar beklemekten yorulup uyumuşlardı. aslında herkes yavaş yavaş yorulmaya başlamıştı, ben dahil. canım oldukça sıkkındı. bera nın doğumu gibi ağrılı olmasını istemiyordum ama sabaha kadar ne olacağını bilmeden beklemek düşüncesini kabullenmek zordu. ebem istersen nerde olduğumuza bir bakalım diyerek beni odaya götürdü. sadece 5 cm açılma olduğunu öğrenince büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. ebem de ciddileşmişti. bana ; ” hüsra, etrafın çok kalabalık, doğuma konsantre olamıyorsun. birbirimizi yeteri kadar iyi tanımadığımız için senin korkularının farkında değildim. ama şunu kabul etmek zorundasın. bebeğin dünyaya gelmesi için o dayanılmaz ağrılara ihtiyacın var. lütfen onlardan kaçma. o ağrılar olmadan bebeğin gelmeyecek…”

evet, ebem ( Lisa) , karşımda durmuş, bana korkularınla yüzleşmelisin diyordu. sessizce kendimi dinlemeye çalıştım. ağrıların şiddetlenmesine gerçekten ben mi engel oluyordum?…biraz düşündükten sonra, siz gidin ben odada yalnız kalacağım diyerek bülent i ve ebeyi gönderdim. o anda aklımdan tek geçen bebeğime bir an önce kavuşma hissiydi, daha fazla beklemek istemiyordum. ve bunu tek başıma yapmak zorundaydım. ben yapmak zorundaydım. zihnimde bu ağrılar olmadan bebek gelmeyecek sesi yükseliyordu. ebenin benle açık açık konuşması biraz dokunmuştu ama o söylemesi gerekeni söylemişti. ve belki de bunlar tam ihtiyacım olan sözlerdi.

şimdi geriye dönüp baktığım zaman, eğer Lisa değilde Sarah yanımda olsaydı, aynı mesajı bana oldukça ciddi bir şekilde, aynı etkiyle yansıtabilir miydi bilemiyorum. ama şunu çok iyi biliyorum; Lisa o gece tam olması gereken yerdeydi.

içimdeki ses; hüsra bunu yapacaksın, ve şimdi yapacaksın diyordu. o anda karar verdim. aklımı, zihnimi ve kalbimi bir kenara bıraktım ve kendimi vücudumun sesine teslim ettim. birden bire o ses bana yapmam gerekenleri söylemeye başladı. ve belki de 10 dk içinde, o istemediğim, haftalardır kaçtığım ağrılar nihayet davetime icabet etmeye başladılar. bülent i çağırdım, elimi sımsıkı tut, lütfen beni bırakma diyerek yaşlı gözlerle ona baktım. o da bana, hüsra sen çok güçlüsün, daha önce yaptın, yine yapacaksın, seni hiç bırakmayacağım diyerek ellerimi sımsıkı tuttu.

bu arada Lisa içeri gitmiş; arkadaşlarıma, benim doğum için sessiz kalmaya ihtiyacım olduğunu söylemişti. arkadaşımız ve kızı benim için daha iyi olabileceğini düşünerek, telefonla acil bir durumda haber verilmesi şartıyla ayrılma kararı vermişlerdi. uzaktan gelen arkadaşım ise beni bırakmak istememiş, sonuna kadar bekleyeceğini söylemişti.

ve ebemin benimle konuşmasının üzerinden bir saat ya geçmiş ya geçmemişti. o şiddetli, dayanamayacağımı sandığım ağrıları tek tek yaşamış, nasıl yapacağım dediğim, uykularımı kaçıran o anları yine solumuş, her şeyi yeniden yapabilme cesaretini göstermiştim. saatler 12.30 u gösterdiğinde, yavrumuza kavuşmuştuk. ebem, bebeğimizi yakalayarak kucağıma uzatmış, ben ise onun minicik suretiyle tanışmış olmanın şaşkınlığıyla sevinç çığlıklarıma engel olamamıştım. o mutluluk anının sarhoşluğuyla bebeğimizin cinsiyetini öğrenmek aklıma bile gelmemişti. bülent ise bir yandan beni tutuyor, bir taraftan sesleniyordu: oğlumuz oldu…ekin ali geldi…

doğum anında kızları da uyandırmıştık. hep birlikte bir mucizenin kollarımızda uyanışına tanıklık ediyorduk. eşi, benzeri olmayan bir andı, ömür boyu kalbimde taşıyacağım bir an…

bütün doğum, en başından itibaren olması gerektiği gibi olmuştu. her şey O’nun katında en ince ayrıntısıyla planlanmış ve teslim olduğum anda can bulmuştu. arkadaşlarım bana yalnızlığımı hiç hissettirmemişlerdi. uyumadan önce çocuklarla ilgilenmişler, bana moral vererek destek olmuşlar, elimi tutmuşlardı. ebem, Lisa, bütün doğum boyunca sevecenliğini ve sakinliğini korumuş, ve gerektiği yerde müdahale ederek belki saatler sürecek doğumu o 1 saate sığdırmama yardım etmişti. eşim, yoldaşım ise yanımdan hiç ayrılmayarak sımsıkı tuttuğum eliyle gücüm olmuştu.

etrafımda pervane olan yavrularımın her birinin doğumuyla ben yeniden doğmuş, her yavrumun annesi oluşumda içimde hiç sönmeyecek yeni bir mum yakılmıştı. içimdeki can, ilk nefesine kavuşurken çektiğim her sancı beni daha güçlü bir kadın yapmış, o sancılar sayesinde bütün dünyaya meydan okuyabilecek bir cesaretle donatılmıştım.

evet, bizim bilmediklerimiz ve göremediklerimiz hep olacaktı; ama teslim olmaktan vazgeçmedikçe, bütünün hayri için dualarımız bitmedikçe, olması gerekenin bizim için en güzel olduğuna ve yaşanması gerektiğine inancımız azalmadıkça; çemberin uçları her seferinde birbirine kavuşacak, ve yeni hikayeler yazılmaya devam edecekti….

okulsuzluk 13. bölüm: okulsuzlukla (veya evde eğitimle) ilgili doğru bilinen yanlışlar, sorular ve cevaplar

sizi okulsuzlukla ilgili motive eden kaynaklar, forumlar, ve bloglar var mı?

bu yazı dizisinin başında da belirttiğim gibi, okulsuzluk konusunda beni aydınlatan ve kendi fikirlerimin oluşmasında referans edindiğim iki önemli isim var, biri John Holt ve diğeri John Taylor Gatto. Özellikle Gatto nun kitapları, her ne kadar amerika daki eğitim sistemini eleştiri üzerine yoğunlaşsa da; günümüzde bir çok eğitim modelinin, amerika dahil olmak üzere, prusya daki okullaşma modelinden türediğini düşünürsek, Gatto’nun kitaplarında tartıştığı konuların ana fikrinin, temelde bizim eğitim sistemimizle de ilgili olduğunu düşünüyorum.

eğer Holt ve Gatto nun kitaplarına ulaşmakta zorlanırsanız, alternatif olarak Matt Hern in, “Alternatif Eğitim, Hayatımızın Okulsuzlaşması” kitabını da edinebilirsiniz. içinde İllich, Gatto ve Holt olmak üzere, alternatif eğitim üzerine çalışmış bir çok kişinin makaleleri var. hatta kitapta; Eylem Korkmaz ve Bülent Akdağ ın yazdığı, Türkiye deki alternatif eğitimi ve gelişmeleri detaylı anlatan bir bölüm de var.

aşağıdaki linkten de yine Holt, Gatto, ve Gray in kısa yazılarına ulaşabilirsiniz (ingilizce)

http://www.naturalchild.org/articles/learning.html

alternatif eğitimle ilgili sevgili Merve nin hazırladığı (facebooktaki okulsuz eğitim anneleri forumunda paylaşılan linkleri derleyerek) çok güzel bir kaynak listesi var (özellikle, ilk etapta, Ken Robinson un TED konuşmalarını izlemenizi tavsiye ederim). http://alternatifhayatlar.blogspot.com/2015/07/okulsuz-eğitim-anneleri-facebook.html

facebook hesabım olmadığı için benim takip edemediğim (ve bu yüzden linkini de paylaşamıyorum) “Okulsuz Eğitim Anneleri” grubuna, eğer facebook hesabınız varsa üye olabilirsiniz.

yine Türkçe bir referans olarak; Sinek Sekiz (İG @iremcagil) tarafından basılan, ve sevgili Seda (İG @anneminkitaplığı) tarafından çevirilen, Ben Hewitt in “Okulsuz Büyümek” kitabını okuyabilirsiniz.

faydalandığım ve referans olarak kullandığım, çoğunluğu eğitimle ilgili diğer kitapların fotoğraf olarak listesine, okulsuzluk yazı dizisinin 10. bölümünden ulaşabilirsiniz (fırsat bulduğumda sadece okulsuzlukla ilgili olanları buraya listeleyeceğim). elimde kindle versiyonları olduğu için fotoğraflarda olmayan ve beni oldukça etkileyen kitapları da buraya ekleyebilirim:

Peter Gray, “Free to Learn”.

Krishnamurti, “Education and Significance of Life”.

Richard Louve, “Last Child in the Woods “.

bu aralar, okulsuzlukla ilgili sürekli olarak takip ettiğim bir blog yok. fakat okulsuzlukla tanıştığım ilk yıllarda “mothering.com” un alternatif eğitimle ilgili forumlarını uzun bir süre takip etmiştim. burası oldukça aktif bir forum (ve ingilizce) (http://www.mothering.com/forum/439-unschooling/ )

yahoo groups üzerinden üye olduğum iki grup var, aktif olarak takip etmiyorum, ama ihtiyacım oldukça faydalanıyorum (yine ingilizce) (waldorf ve evde eğitim ile ilgili)

http://groups.yahoo.com/group/waldorfhomeeducators/

https://groups.yahoo.com/neo/groups/waldorfcurriculum-supplies/info (waldorf la ilgili, ikinci el evde eğitim müfredatlarına ulaşmak için kullanıyorum)

ev ortamınızda, okulsuzluğun devamı için, sahip olmanız gereken olmazsa olmaz diyebileceğiniz neler var?

okulsuzluk için evin fiziksel şartlarıyla ilgili düşüncelerimizi 10. bölümde özetlemiştim. bizim en önem verdiğimiz konulardan biri, ev içerisinde çocukların farklı yerde çalışmalarını kolaylaştırabilecek küçük alanlar yaratmak; yani evdeki eşyaları azaltarak, evin odalarını (belki uyku odaları hariç), evin bütün bireylerinin demokratik kullanımına açmak.

ikinci olarak; ev kütüphanemizin zenginleşmesine önem veriyoruz. genelde bütçemizi de sarsmaması için ikinci el kitap almayı tercih ediyoruz. yalnız bu her ucuz bulduğumuz kitabı eve getiriyoruz anlamına gelmesin. kitap konusunda oldukça seçiciyiz. okulsuzluğu veya ev eğitimini düşünen ailelerin de çocuk dostu bir kütüphane oluşturabilmek için ayın belirli günlerinde, ikinci el kitapçıları ve sahafları gezmesinin gerekli olduğuna inanıyorum.

son olarak: okulsuzluk konusunda eşler (veya ebeveynler) arasında uyumun önemine inanıyorum. her konuda hemfikir olunması elbette mümkün değil. fakat okulsuzluk felsefesini her iki tarafında iyi anlaması, benimsemesi, ortak fikirler yürütebilecek bir zeminde buluşmaları; karşılaşılacak problemlere ortak müdahale edilebilmesi açısından da büyük önem taşıyor.

okulsuzluğu seçersem kendime ait bir hayatım olmayacak. bütün hayatımı çocuklarıma adarsam, 24 saatimi onlarla geçirirsem,  hem kendi kişisel gelişimim için, hem de diğer insanlara faydalı olabilmek adına yapabileceklerimi de sınırlandırmış olacağım.

bir önceki sorunun cevabında da belirttiğim gibi, okulsuzluk tek bir tarafın isteğiyle alınabilecek bir karar değil. evde; anne ve baba, ve daha ileriki yaşlarda çocukların da katılacağı ortak müzakereler sonucunda bu yönde karar verilmesi oldukça önemli. bu kararı alırken sebeplerini de çok ayrıntılı düşünmemiz, çocuklarımızın okulsuzluğa adaptasyonunun gerçekleşmesi için, onlara verebileceklerimizin analizini de iyi yapmamız gerekiyor.

okulsuzluk kararıyla beraber,  bütün hayatımızı elbette çocuklarımıza adamış olmuyoruz. onların özgür düşünme yetisi kazandıkları, deneyimleyerek öğrendikleri, üretkenliklerini destekleyebileceğimiz ve bu pencereleri onlara açabileceğimiz kritik bir zaman aralığı var. bana göre bu zaman aralığı ortaokul sonlarında, yani 13-14 yaşlarında sonlanmış, ve bu yaştan sonra, çocuk da kendi öğrenmesinin sorumluluğunu almış oluyor.

okulsuzluğu benimsediğimiz için, zamanımızın çoğunu (bizim aile desteğimiz olmadığı için tamamını), çocuklarımızla birlikte geçiriyoruz. fakat bu, bütün günümüzü onların ihtiyaçlarını (fiziksel, zihinsel, duygusal) karşılayarak geçirdiğimiz anlamına gelmemeli. okulsuz çocuklar, kendi zamanlarını yönetmeyi, iç sıkıntılarını gidermeyi, ve sürekli okuyan ve üreten bireyler olmayı, çok başarılı bir şekilde gerçekleştirebiliyorlar. çoğu zaman, anne baba da, gün içerisinde kendi işine odaklanabilecek minimum 2-3 saate sahip olabiliyor. özellikle 7 yaşından sonra bu zaman giderek artıyor. hatta, daha ileriki yaşlarda (9 yaş ve sonrası), tek başlarına çok daha uzun süreli çalışabilecek donanıma sahip oluyorlar. (bennu şu an 8 yaşında, ve sevdiği bir iş üzerinde, minimum 2-3 saat odaklı çalışabiliyor. almila 11 yaşında, ve bütün gününü kendi yöneterek geçirebiliyor). çocuğun en başından beri okulsuz büyümüş olması da büyük fark yaratıyor. kendi iç motivasyonuyla öğrenmeye alışan bir çocuk, dışarıdan stimule edilmeyi de beklemiyor.

okulsuzluk, aynı zamanda, ebeveynlerin de kendilerini keşfetmelerine yardımcı oluyor. kendi düşüncelerini okulsuzlaştırma sürecinden geçiren bir anne baba için, sistem içinde var olma ve bunu ispat etme ihtiyacı da önemini yavaş yavaş kaybediyor. “başarı” veya “kariyer” üzerine odaklanmış bir hayattan, daha basit,   “üreten”, ve ürettiği ile mutlu olabilen başka bir yaşama doğru yöneliş başlıyor. bizler özgürleştikçe, deneyim ettikçe ve öğrendikçe, beklentilerimiz, hayallerimiz, ve ideallerimiz de yavaş yavaş değişmeye başlıyor. bu sebeplerden dolayı, okulsuzluk; hayatımızı çocuklarımıza adayacağımız veya kendimiz olamayacağımız bir yaşam yaratmıyor; tam tersi, kendimizi bilerek ve daha farkında ilerleyeceğimiz bir dönüşüme öncülük ediyor.

ben sosyal bilgiler alanlarında çocuğuma yol gösterebilecek bir yeterliliğe sahibim, fakat sayısal konularda çok zayıfım. özellikle matematik benim kabusum. okulsuzluğu seçersem çocuğumun sayısal konulardaki algısı da benim korkularım ve yetersizliklerim üzerinden şekillenir mi?

okulsuzluğun amacı, çocuklarımızı bütün akademik konularda dört dörtlük bir noktaya getirmek değil asla. bu maalesef okul kültürünün bizlere senelerce empoze ettiği; “her konuda iyi olmalıyız ve her şeyi bilmeliyiz” varsayımıyla yaratılan kaygıların bir sonucu aynı zamanda. halbuki, okulsuzluk, çocuklarımıza “bilmemenin” doğal olduğunu, hatta anne babanın da çoğu zaman bilmediğini, fakat merak ettiğimiz her şeyi öğrenebilme kapasitesine sahip olduğumuzu anlatabilmenin anahtarını veriyor. bu perspektiften baktığımız zaman, çocuğumuzun bize danıştığı, fakat onlara yardım edemediğimiz konularda; bilmiyorum ama beraber öğrenebiliriz diyebilmenin, birlikte araştırmanın, etrafımızdaki arkadaşlarımızdan yardım almanın, öğrenmeyi uzun bir zamana yaymanın, ve öğrenmenin birikim, düşünme ve analiz sonucu oluştuğunu göstermenin; çocuklarımız da endişe veya kaygı yaratmak yerine, onlara, bilgiye ulaşabilmenin, her zaman mümkün olduğunu öğreteceğine inanıyorum.

çocukların okul dışında sosyalleşme olanakları kısıtlıdır.

bu konuda yapılan araştırmalar, okulun her zaman sağlıklı bir sosyalleşme ortamı oluşturamayacağını gösteriyor. özellikle son yıllarda hızla artan akran zorbalığı, ailelerin ekonomik statülerinin çocukların arkadaş seçimlerine yansıması, okuldaki arkadaş gruplarının; okulda çalışkanlığı veya fiziki gücü öne çıkan bir kaç çocuğun popüleritesi üzerinden oluşması, çocukların kendi değer yargılarını, arkadaşlarının değer yargıları üzerinden şekillendirmeleri vs. gibi durumlar, okuldaki sosyalleşmenin sağlıksız yönlerine dikkat çekiyor. bir çok idareci ve öğretmen de, bu problemlerin üstesinden gelmek için yeterli kaynaklara ve donanıma sahip olmadıkları için, okul bir çok çocuğun kendine olan güvenini yitirdiği, hatta içine kapandığı bir ortama dönüşebiliyor.

bunun yanı sıra; günümüzde, girdiğimiz her ortamda, dışa dönük ve sosyal olmak, kazanılması zorunlu bir davranış olarak öne çıkarılıyor. bir çok aile de çocuğunu dışa dönük ve girişken olması için motive ediyor. fakat son yıllarda, içe dönükler üzerine yapılan çalışmalar , sürekli ön planda olmanın değer verildiği okul ortamlarının, içe dönük çocukların öğrenmesine büyük bir engel oluşturduğunu da gösteriyor. (bkz: Sessiz: Konuşmadan Duramayan Bir Dünyada İçe Dönüklerin Gücü).

okulsuzluğu seçen aileler ise; okuldaki 10 dk lik teneffüs aralığında, veya aynı yaş grubuna kısıtlanmış sınıflarda, çocukları yapay iletişime zorlayan bir sisteme güvenmek yerine; çocuklarının hayatın içinde olması için ellerindeki kaynakları her fırsatta değerlendirmeye çalışıyor. bu konuda, okulsuz bir aile olarak, şimdiye kadar hiç bir sorunla karşılaşmadığımızı içtenlikle ifade edebilirim. hatta tam tersi, çocuklarımızın her ortama rahatlıkla girebildiklerine ve arkadaş edinebildiklerine, ve özellikle yetişkinlerle kuvvetli diyaloglar kurabildiklerine sürekli şahit oluyoruz.

bütün bunlara rağmen, okul, bir çok aile için, çocuklarının sosyalleşebilmesi için yegane bir sığınak görevini görüyor. fakat, bunu bir varsayım olarak kabul ederken, üzerinde gerekli sorgulamaları yapmadığımız gerçeğini de göz önünde bulundurmamiz gerekiyor. okulun, bazı çocukların gelişimi için gerekli fırsatları verebileceğini, fakat bir çok çocuk için, özellikle sosyalleşme konusunda, oldukça yıkıcı ve tamir edilemeyecek sonuçlar doğurabileceğinin de farkında olabilmeliyiz.

çocuklarımızı evde pamuklara sarıp sarmalayarak, ve onları ileride karşılacakları kötülüklerden koruyarak, kendi kişiliklerini savunma ve koruma yetilerinden mahrum bırakmış olmuyor muyuz?

okulsuzluğun, çocuklarımızın hayatında, koruyucu bir görev gördüğü gerçeğini elbette kabul etmek zorundayız. özellikle arkadaş baskısı ve akran zorbalığı gibi çocuklarımızın okulda her gün karşılabilecekleri problemler, okulsuzluk veya ev eğitimiyle bir nebze kontrol altına da alınmış oluyor. fakat bu okulsuz çocukların, okula giden arkadaşları ile vakit geçirirken, veya okul dışında katıldıkları aktiviteler sırasında, sürekli olmasa da, benzer problemlerle karşılaşabilecekleri, ve bunlarla başetmek zorunda oldukları gerçeğini değiştirmiyor. biz anne baba olarak, bu konularda çocuklarımızla sık sık konuşma gereği duyuyoruz. çocuklarımızın benzer konularda farkındalık geliştirebilmeleri ve sorunlarına, önyargısız ve sağlıklı çözümler bulabilmeleri için senaryo üreterek (veya çoğu zaman karşılaştıkları bir problemden yola çıkarak), atabilecekleri adımları öğrenmelerine yardımcı oluyoruz.

bunun yanı sıra; kendini koruma, savunma gibi yetileri, çocuklarımızın okulda kazanabileceğini düşünürken, okuldaki ortamın oldukça regüle edildiği gerçeğini çoğu zaman unutuyoruz. çocukların kendi problemleriyle baş edebilmesi için oluşan fırsatlar; okuldaki öğretmenlerin zamansızlığı, kaynak yetersizliği ve katı disiplin kuralları gerekçesiyle hasır altı ediliyor. evde ise; okul saatlerinin uzunluğu, ödev, televizyon ve diğer aktiviteler sebebiyle oluşan zaman yetersizliğinden, çocuğun biriktirdiği sorunlar, aile içinde paylaşılamadan, çözümsüz bir şekilde üstü kapatılıyor.

maalesef, yukarıda da belirttiğim gibi, okulun faydaları konusundaki bir çok düşüncemizin temeli, varsayımlara dayanıyor. bu varsayımlarımızı deştiğimiz zaman, aslında okulun bir çok konuda yetersiz kaldığı gerçeğiyle de yüzleşmiş oluyoruz.

okulsuz eğitime devam etmek şehirde veya bir apartman dairesinde zordur, mutlaka bahçeli bir ev gerekir.

okulsuzluk veya evde eğitim, dünyanın bir çok ülkesinde, çok farklı koşullarda ve ortamlarda (new york daki bir apartman dairesinde, avusturalya nın kırsal bölgelerinde bir çiftlikte, veya küçük bir kasabada) yaşayan aileler tarafından uygulanabiliyor. açıkçası ben de, okulsuzluğun mekandan bağımsız olduğuna inanıyorum. aslında okulsuzluk, “okul binası” içinde öğrenmeyi reddetmek anlamına geliyor. evde (bahçeli veya bahçesiz), sokakta, doğada, yaşamın ilerlediği her alanda, öğrenme gerçekleşmeye devam ediyor.

okulsuzluğu seçen ailelerin de, çocuklarının okulsuzluğunu, kendileri için de birer keşfetme ve öğrenme süreci olarak görebilmeleri gerekiyor. ebeveynlerin ben merkezinden çıkarak hayata karşı yeni bir bakış açısı geliştirmelerinin, bilen ve öğreten konumundan sıyrılarak, ortak yaşayan ve deneyimleyen, ve kolaylaştıran rolüne bürünmelerinin; şehir ( veya kırsal ) yaşamının zorluklarını da bir avantaja çevireceğine inanıyorum.

şehir yaşamının çevresel (hava kirliliği, doğaya ulaşımın kısıtlı olması, vs gibi)ve fiziksel (ulaşım problemleri gibi ) zorlukları olmasına rağmen, okulsuz bir ailenin şehirde ulaşabileceği, kültürel ve sanatsal etkinliklerin çeşitliliğini, ve bunların çocuğun sosyal gelişimine katkılarını elbette inkar edemeyiz. şehirde yaşayan aileler, özellikle uzun hafta sonu veya bayram tatillerini, doğayla daha iç içe olabilecekleri, coğrafya ve tarih yönünden çocukların öğrenme fırsatlarını artırabilecekleri gezilerle destekleyerek bu açığı da rahatlıkla kapatabilirler.

diğer taraftan, ailenin “öğrenme” ye bakış açısının, yaşanılan ortamdan çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. nerede yaşarsak yaşayalım, çocuklarımızın öğrenmesi için, sahip olduğumuz koşullardan azami sekilde faydalanmak ve bunları çocuklarımızın merakını uyandırmak için bir fırsata dönüştürmek bizim elimizde. David Sobel , “yerel” odaklı öğrenmek ( place based education) isimli kitabında; her çocuğun ve yetişkinin öğrenmesi gerekenlerin, kendi yaşadığı ortamın şartlarına göre çeşitlilik gösterebileceğini savunuyor. mesela İstanbul’ da büyüyen bir çocuk, kalabalık bir şehrin sorunlarını (ve belki bunlara çözüm geliştirmeyi) ve bu şehirin tarihi ve sanatsal zenginliklerini öğrenirken; köyde veya kırsalda okulsuz büyüyen bir çocuk, çicekçilik,  bahçecilik gibi konulara yönelecektir. yani öğrenme mekandan bağımsız gerçekleşirken; bu mekanlar aynı zamanda, çocuğun ilgisini ve merakını uyandıracak konulara ev sahipliği yapacaktır.

son olarak, bütün bunlara ilaveten, her ailenin, okullu veya okulsuz, doğayla uzun süreli iletişimi sağlamak için yoğun bir “çaba” sarfetmesi gerektiğine de inanıyorum. doğayla iletişimin kurulması, bence kesinlikle bahçeli bir eve sahip olmaktan geçmiyor. bahçeli bir ev, çocuklarımızın çıplak ayakla toprakta dolaşmasına veya kendi bahçemizde üretebilmemize fırsat veriyor, elbette. fakat doğayla iletişim kurmanın bilinçli ve düzenli bir şekilde, bakir bir tabiatla başbaşa kalınarak yapılması gerektiğine inanıyorum. bana göre; bu ne şehirde, ne de bahçeli bir evde mümkün olabilir. bu yüzden, kendi çocuklarıma verebileceğim en büyük çocukluk hediyesinin kırsalda yaşamak ve kendilerini bilme yolculuklarında doğanın bütün nimetlerinden, her an faydalanabilmelerini sağlamak olduğunu düşünüyorum. umarım ileride bunu gerçekleştirebilme fırsatına bizler de kavuşabiliriz.

HOŞGELDİNİZ

Toprak ve doğayla bütünleşmek, evde üretmek, çocuklarımızla okulsuzluğu öğrenmek ve yavaşlamak için çabalayan beş kişilik küçük bir aileyiz. Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler.